Şarkiyat Çalışmaları
Kas. 11, 2007
-
AGRESİF BİR YAZAR "BÜLENT AKYÜREK" ve SON KİTABI “SEVİYORD
Röportaj: Bekir Fuat / GERÇEK HAYAT DERGİSİ
Daha önce birçok underground romana imza atmış agresif yazar Bülent Akyürek; Sapan yayınlarından çıkan yeni kitabı “Seviyordum Söyleyemedim” ile dünyaya meydan okuyor. Batı’ya karşı içimizdeki baltaları çıkarmanın zamanı geldi diyen Akyürek, Batılılarla işbirliği içinde gördüğü ve Türkiye’nin cahilleri dediği ulusalcıları da epeyce kızdıracak laflar ediyor. Bülent Akyürek, Ankara’da yaşlanıyor ve ulusa buradan sesleniyor. O, çok genç yaşlarda çıkardığı ilk romanından beri özgün üslubu, yaşayışı, sert tavırları ve bağımsız yazarlığıyla, attığı her adımda tartışmalar yarattı. “Her sözümü, son sözümmüş gibi söylerim. Cümle namusumdur. Siz hayata ne kadar bağlıysanız, ben de ölümü o kadar çok seviyorum!” diyen bir yazar hakkında fazla söze ne hacet!
Sevgili Bülent iki yıldır ortalıkta yoktun neler yaptın, kitabın kapağındaki balta nedir Allah aşkına?
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.” değil mi? Çılgın Türk değilim ama “yılgın” bir kitlenin silkelenip kendisine gelmesini istiyorum. Kişisel olarak savaş baltasını topraktan çıkardım ve biricik halkımızın psikoayrıntıları üzerine kafa yorarak “Seviyordum Söyleyemedim”i yazdım. İşte buradayım. Bir sigara yaksak ayıp olur mu?
Sigara demişken; kitaptaki “Sigara öldürür!” yazısını da okudum. Sigaraya olan aşkın beni iştahlandırıyor. Ciddi misin yazdıklarında?
Sigara içerek ölmek, modern dünyadaki ölüm biçimlerinden biri bana göre. Sonunda mümin olarak ölemeyeceksek biçimin ne önemi var? Sigara paketlerinin üstündeki “Kısır yapar, öldürür, süründürür...” laflarından hoşlanmıyorum. Bana bu üslupla sigarayı bıraktıramazlar. O zaman ben de “Her nefis ölümü tadacaktır.” ayetini hatırlatarak sigaramı zıkkımlanırım. Sen de yaksana bir tane...
Son yıllarda şöhretin katlanarak arttı. En çok okunan üç-beş yazardan birisin, çevrenden talepler arttı mı?
Ben kelle koltukta çok tehlikeli kitaplar yazdım, yeri geliyor elli milyon insanı karşıma alıyorum, Bush’a teessüflerimi bildiriyorum ama arkadaşlar gelip benden Çağla Şikel’in, Hande Ataizi’nin, Hülya Avşar’ın, Ahmedi Nejat’ın telefon numarasını istiyorlar. Talepler evrensel anlayacağın!
Şöhretin doruğundayken, her şeyi bırakıp geçen yıl ocakçılık yaptın, pet şişe topladın. Niçin?
Bir yazar ekmeğini herhangi bir işten çıkarmayı göze alamadıkça bağımsız olamaz. Ben gazete, dergi, televizyon işleri yapmadım, sadece kitap yazıyorum. Bu anlamda Türkiye’de tekim. Yazdığım kitaplar tehlikeli kitaplar. Galiba bundan sonrakiler de öyle olacak. Bağımsızlık adına mı tüm bunlar?
Bağımsız olmak zor… Ama işte bağımsız kalmak için de her işi gocunmadan yapabilmen gerekiyor. Bir de “Şöhret ateşten gömlek” diyorlar. Onun büyüsüne kapılmamak için nefsimi yere çalıyorum. Burnumla kavga içindeyim, ne zaman kalkacak olsa, onu çöplüklere sürterek eğitiyorum. Plastik cerrahların kaldırdığı burunları tasavvuf yoluyla indirmek zorundayız.
Bülent Akyürek’te mi tasavvuftan beslenmeye mi başladı yoksa?
Tasavvuf beslenme değil, diyettir. 200 kilo adamlar var ama tasavvuftan beslendiklerini söylüyorlar. 44 kilo, sıfır beden bir faniyim, taktir sizlerin.
Seviyordum, Söyleyemedim, Sapan Yayınları’ndan çıktı, yine çok satıyor, çok okunuyor, gülmekten ölene, sinirden kudurana rastladım; bu işin sihri ne?
İnsanlar bir yazarda samimiyeti gördüğü an onu sahiplenir. Kitaplarımı memleketimiz insanını gözlemleyerek yazıyorum. Günlük konuşmalarımızdaki bazı ezber cümlelerden yola çıkarak tarihi ve modern bir harmanla psikolojimizi çözümleyip sert makaleler yazıyorum. Haydar Dümen, bizim milletin sadece bir iki organını inceleyerek saçlarını beyazlatmadı mı? Benim alanım daha geniş, ömrüm yetmeyecek galiba.
İki de bir önümüze getirilen Ermeni Yasa Tasarısı hakkında bir fikrin var mı?
Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı Türkiye’nin önünü tıkıyor. Irak’a operasyon deyince önümüze onu koyuyorlar. Batı, bize mal satamayınca yine aynı terane. Bence onu meclislerinden geçirsinler de rahatlayalım. Dünyanın bütün soykırımlarını üstlenelim de bitsin bu iş. Ben, kişisel olarak Çin’deki Pandaların katlini kabulleniyorum. Aptal batı, barbar olmadığımızı Mozart dinlediğimizi bir türlü anlayamadı öyleyse içimizdeki baltayı çıkarmanın zamanı geldi.
İran, Türkiye, Suriye yakınlaşması var sanki, sence neler olacak?
Osmanlı kurulacak. Fener Şampiyon olacak ve 2030 yılında AK Parti’nin oyları % 78’e düşecek!
Murat Kekilli: “Nobel Bülent Akyürek’in hakkıydı.” dedi. Sen ne diyorsun bu konuda?
Murat kardeşim paraya ihtiyacım olduğunu biliyor ya, onun için demiştir! Şaka bir yana, Nobel ödülü alırsam iki cami, iki çeşme bir de dişlerimi yaptıracağım!
Evinden çıkmıyorsun, söyleşilere katılmıyorsun, büyük fuarlar için yazarlar birbirini çiğnerken sen katılmıyor, konuşmuyorsun. Özel bir nedeni var mı bunun?
Valla “Anne” dediğim günden beri romanlar, eleştirel kitaplar yazıyorum. Yazmaktan konuşmaya vaktim hiç olmadı. Ayrıca konuşan bir adamın yazmaya, yazan bir adamın da konuşmaya ihtiyacı yok bana göre. Bir yazar çok iyi konuşmalar yapabiliyorsa yeteneksiz bir yazar olduğundan emin olabiliriz. Yazar yazıya inanan cahil adamdır, söz ise avamın cehalet dolu bilgeliğidir!
Kafam karıştı şimdi! Öyleyse yazmanın da konuşmanın da anlamı kalmıyor senin dediklerine göre…
Susmak zikirdir. Dünyaya üç günlüğüne gelip öleceğini bilen zibidi insanoğlu, bir kez lanet kafasını kaldırıp gökyüzüne baksa boyunun ölçüsünü alacak ama...
Ama ne?
Hz. Ömer, başını yerden kaldıramazmış. Bir kez gökyüzüne bakmış ve devesinden kafa üstü yere çakılıp hastalanmış... Hz. Ömer değiliz, zibidiyiz işte…
Seviyordum Söyleyemedim, yine ulusalcıları kızdıracak, yoğun eleştirilere hazırlıklı mısın?
Çok şekerler, bayılıyorum onlara. Koca bir İslam şemsiyesini bırakıp bir ırkı örgütleyerek batıya karşı çıkabileceklerini sanıyorlar. Oysa Bush’un bir Amerikalı gibi değil Hırıstiyanca savaştığını görebilseler akıllanacaklar. Ulusalcıların hemen hepsi, kendini önemli bir kurtarıcı gibi göstermeye çalışan ruh hastası... Egoları tavana vurmuş, parmakları havada, ne kadar çarıklı ulusalcı varsa birkaç rozeti İslam mirasından daha büyük sanıyor. Onların eleştirisi ne olacak ki Allah aşkına.
Sen, kimseyi yönlendirmek, bir yola sevketmek istemez misin?
Yıllarca istedim ve akıllandım. Artık istemiyorum. Çünkü bir yazar on kitapla iki kişiyi düzeltene kadar, toplum saat başı binlerce şerefsiz üretiyor!
Amerika’nın buralara bakışı hakkında birkaç cümlen vardır elbet…
Olmaz mı? Amerika Türkiye ve doğudaki zengin çay ocaklarının peşinde. Bir yere iki bardak çay koyun hemencecik bir cemaat kurmuş olursunuz. Bizim çay kardeşliğimizi kıskanıyorlar. Odalarımıza çekilip viskimizi içseydik bizimle problem yaşamazlardı ama artık çok geç. Demek istiyorum ki onlar petrole, bor madenine gelmiyorlar, çay ocaklarımıza takmışlar kafayı.
Kadınlar Üstüne, Boş Laflar Antolojisi, Yılgın Türkler kitapları büyük satış rakamlarına ulaştı, insanlar acaba Bülent Akyürek roman yazmayı bıraktı mı diye panikte? Gerçekten roman yazmayı bıraktın mı?
Amerika bu kutsal doğudan çekilip gitmeden roman yazmayacağım. Dünyanın doğusu işgal altındayken kadın gibi evde oturup roman yazamam! Kötü günleri atlatalım, yine Hale-Jale-Lale Devri başlasın, kadın gibi roman yazarız yine.
Haydaa... Yine kızdıracaksın birilerini, ne ilgisi var romanla kadınlığın?
Erkek adam lafı o kadar uzatır mı?
Peki roman inceyse, o zaman ne diyeceksin?
Erkek adam o kadar ince olmaz!
Ünlü bir yazar olarak edebiyata o kadar karşısın ki insan şaşırıp kalıyor, kafandaki yazar imgesi nedir öyleyse?
Ben Moğollara imreniyorum. Bir Moğol, taş üstünde taş görünce yıkıp giderdi. Örneğin omuzların üstündeki kafalara da gıcıktır onlar. Tarih onlara biraz şans tanısaydı dünya düz olacaktı. O düz dünyada da eğri adamlar dolaşamazdı. Moğollar yenildi yenileli biz erkekler evde cam siliyoruz.
Bütün erkekler için genelleme yaptın, paçayı kurtaran yok mu hiç?
Yok, yok. Emin ol ki yirmi deterjan markası bilmeyen erkek kalmadı.
Seni bol miktarda “Kişisel Gelişim” kitabı alırken görmüşler, neler oluyor hocam?
Önümüzdeki yıl, kişisel gelişim kitaplarını bombalamayı düşünüyorum. İnsanlar dik durunca, gözlük takınca, ayak ayak üstüne atınca başarılı olacaklarını bu kitaplardan öğrendi. Batının bu alçak kitaplarını bir bir kendi kafalarında paralayacağım inşallah! Kişisel gelişim kitapları hepimizi dinden, imandan çıkardı. Dinde dik durmak, dik gezmek, kibir yasaklanmıştır ama kişisel gelişim kitapları bunları öğütler. İslam’da üstünlük takvadadır fakat kişisel gelişimcilere göre karizmadadır... Neyse daha fazla örnek vermeyeyim de tadı kaçmasın. Şimdi anladın mı kadın gibi roman yazmamak neymiş! Kitabımın adı “Pozitif Olun Eşek Sıpaları...” olacak. Ulusalcılar gibi saç uzatıp ortalıkta zıplamıyorum, batının zehirli fikirlerine panzehir üretmekle meşgulüm. Hangi birine yetişeceğimi şaşırdım kaldım. Neyseki Ahmedi Nejat ve Cem Yılmaz da benim cephede. Yalnız değilim!
“Seviyordum Söyleyemedim” kafamızda soru işaretleri bırakıyor. Bülent Akyürek birini sevdi de söyleyemedi mi acaba?
On binin üstünde kitap okumuş bir adam kimi sevebilir ki? Hadi sevdi diyelim. Sevdiğini söyleyemeyecek kadar korkak yada kibar olabilir mi? İyi bir okurda nezaket mi kalır? Biliyorsunuz, romantik insanlar kitap okuyabilir ama kitap okumuş insanlarda romantizm biter. Bilgi hayvanlaştırır, kabalaştırır. Platoniklerde reddedilme korkusu vardır. Buna “Pısırık aşk” diyorum. Oysa ben seversem Moğol olurum! Moğol olacağımı bildiğim için de sevmekten korkarım. Artı olarak evli bir adamım. Kalbimin bütün limanları alınmış, bütün tersanelerine girilmiş!
17 yaşından beri kitaplarınız basılıyor, kıvrak bir zekanız var, çok okunuyorsunuz ama hiçbir dergide ve gazetede yazamadınız, niçin?
Ortada bir gerçek varsa onu en çıplak, en objektif haliyle yazıyorum. Türkiye’de böyle bir yazara göğüs gerecek gazete veya gazete patronu varsa neden olmasın!
Son olarak; dünyaya yeniden gelseydiniz ne olmak isterdiniz?
Dünyaya Ahmedi Necat’ın karısı olarak gelmek ve ona milyonlarca çocuk doğurmak isterdim!
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Aug. 26, 2006
-
Bir Fransız ressamın tasvir ettiği üzere İran’ın Kültürel
II. Bölüm
VANK KİLİSESİ
Büyük Şah Abbas’ın saltanatı döneminde yani miladi 1589 ila 1627 yılları arasında Safeviye mimarlığının en muhteşem dönemiydi. Şah Abbas kendi başkenti İsfahan ve muhteşem binalar inşa etmeye çok büyük önem vermekteydi. Bir takım siyasi sebeplerden dolayı Hıristiyan Ermenileri Aras ırmağı çevresinden İsfahana aktardı.
Ermeniler burada kendileri için küçük bir tapınak diktiler. Bu tapınağın dış görünümü camiye benzemekte. İsfahan camiin aksine burada seramik süslemelerden hiçbir eser gözükmemekte. Bu tapınağın iç dekorasyonu ile Florans kilisesi arasında çok büyük benzerlikler mevcuttur. Ermenilerin daha sonraları kendilerine mekan edikleri yere İsfahan Yeni Colfası denildi. Uzun zamandan beri Ermeniler ticaret dalında faaliyet gösteriyorlardı ve en önemli ticaret malları olarak da ipeği seçmişlerdi. Bu dönemde İran’ın Viyanadaki elçisi bir Ermeniydi. Vank kilisesinin iç kısmının dekorunda katkısı olan sanatkarlar genellikle İtalya üniversitelerinden mezun olmuş kimselerdi ve bunun için de kendi sanatlarında İtalya motiflerini kullanıyorlardı. Bu sanatkarlar ve mimarların önemi Vank kilisesinin görünümü büsbütün değiştirdi ve onun binası küçük bir mabetten büyük bir kiliseye çevrildi. Safevi iktidarı döneminde bu binanın inşaat çalışması 1955 yılından 1964 yılına kadar olmak üzere 9 yıl devam etti. Bu binanın oluşumunda İsfahanlı mimar ve sanatkarların yakın işbirliği Vank kilisesinin Safeviye dönemine ait mimarlığın belirgin örneklerinden biri konumuna gelmesine sebep oldu. Kilisenin girişi seramiklerle süslenmiştir. Serv ağaçlarından oluşan bağın ortasındaki binanın dış bölümünü ise Safeviye döneminin elbise özelliklerini taşıyan meleklerle kaplanmıştır. Onlar merkez kiliseye öylesine bakıyorlar ki sanki kilisenin cennet bahçıvanlarıdırlar. İranın en uç kuzey kesiminde ve İpek yolu üzerinde kurulan Sent Stafanos mabedi ile Sent Tedi mabedinin aksine Merkez Vank kilisesinde her hangi bir istihkam görülmemektedir. Safeviye dönemi mimarlığına uygun olarak bu binanının yapımında kerpiç ve renkten yararlanılmıştır. Özellikle son iki bin yıl içinde İranlı ressamlar kendi eserlerinde belirgin bir örnek ortaya koymaya çalışmışlardır. Onlar farklı metotlarla muhteşem eserler ortaya koymayı başarmışlardır. Ayrıca bir ressamın ustalığı ve mahareti bu gibi eserlerin ve süslemelerin ön gereğidir.
Çiçekler, bahçeler, serv ağaçları ve melekler duvarların süslerini oluişturmakta. Böylesine eşsiz bir süs eserinin ortaya çıkarılması üstün bir zeka ve akılın yanı sıra düzgün ve ağır bir çalışmayı da gerektirmektedir. Kilisenin mihrabına yakın bir yerde bir meleğin görüntülendiği yağlı boyalı bir tablo dikkatimi çekmekte. Bu tablo Safeviye döneminin büyük ressamlarından “Havans” tarafından çizilmiştir.
Kendi vatanından binlerce kilometre uzakta olan benim gibi bir yabancının İsfahanda böyle bir melekle karşılaşması harukuladedir. Hatta bu meleğe karşı içimde oluşan bağlılığı açık bir şekilde hissetmekteyim. Büyükçe beyaz kanatları sanki her izleyeni uçuşa davet etmekte. Merkez kilisenin iç külliyesi bir çok tablo, alçı işlemleri ve seramik süslemelerle süslenmiştir. Burada 4 kanatlı melekler bulunuyor ve bu dört kanat dünyadaki dört istikameti simgelemekte ve bunlar kilisenin kubbesini koruma altına almış bulunuyorlar. Aslında Safevi dönemi süsleme sanatı minyatür, çiçek ve kuşlarla tanınmıştır ve bu örneklere Vank kilisesinde bolca rastlayabilirsiniz. İlk önce bu çiçek ve kuş tasarımlarından bir örnek çıkarılmakta ve ardından duvar üzerinde altınla işlenmektedir. İç kısımdaki tüm duvarların temelini seramik süslemeler oluşturmakta. Duvarın bir buçuk metreliği seramiklerle kaplanmıştır geri kalan tavana kadar olan kısmı yağlı boya ile boyanmıştır. Bu duvarların boyanmasında rolü olan ressamlar genellikle unutulmuşlardır ama onlardan bazılarının ismi halen bilinmektedir. Stefan, Girgos ve minas halife Hovans onlardan bazılarıdır.
Minas Suriyenin Halep şehrinde araştırmalarda bulunan bir ressamdır. Katedral kilisesinin giriş kapısı üzerindeki melekler onun unutulmaz eserlerinden biridir. Bu tasarımlar kilise içinde çok güzel bir manzara ortaya çıkarmıştır ve bu manzara daha ziyade dini tasarımları araştırmak isteyenler için uygundur. Bu manzaralar aydın ve karanlık örnekler ile tam bir uyum içindedir. Bol kanatlı meleklerin ziyafetinde kızıl rengi ön plana çıkıyor. Bu resimlerin temelini ise kutsal kitaptaki konular oluşturmakta. Adem ve Havanın yaratılışı kubbe üzerindeki resimlerin konusunu oluşturmakta ve kubbenin alt kısmındaki tüm resim ve motifler eski dönemlere ait olayları tedai ettirmekte. Bu resimlerin sanat değerlerinin yanı sıra diğer bir takım meseleler daha ön plana çıkıyor burada. Doğu imparatoru özellikle çap meselesi konusunda ressamlık eski bölümlerde söz konusu edilen yeni dönemlere ait gelişmelerle ilgili bir rolü ifa etmekte. Bunun için Vank kilisesi ender kiliselerden biridir ki onuin içindeki eserler ve tablolar kutsal kitapta zikredilen eski ve yeni dönem olaylarını bir araya getirmiştir. Babil burcu, Tanrının tanrıçalara mesajı, Yunusun denize atılışı, bir balinanın karnında kendine bir sığınak arayışı, Firavunun kızıl denizden geçişi, onun güçlerinin boğuluşu ve İbrahim’in kendi oğlunu kurban etmedeki kararlılığı bu tasvirlerden bazılarını oluşturmakta. Ermeni ressamlar 1664 yılında Hollanda da yayınlanan birinci incilin rejimlerinden kendi eser ve motiflerinde yararlandılar. Bu incilin rejimleri Kristofol Ven Bil ve Aberçest gibi 17. asrın meşhur ressamlarının eserlerinden oluşmaktaydı. Ermeni dilindeki nüshalarda toplanan tüm bu resimler 1664 yılında Vard Hayt Haçatori tarafından toplanmıştır. Mihrabın üst kısmının tasarımı basit bir kubbe şeklindedir ve üzerinde seramik süslemelere rastlanılmamakta. Mihrabın üst kısmında ise çok eski bir haç bulunmaktadır.
Kubbe ise hilali şeklindeki 4 tavan üzerine kuruludur. Kilisenin kuzey ve batıda olmak üzere iki giriş kapısı bulunuyor. Onun üstü kapalı korudoru kilisenin behçesine kadar uzuyor. Bahçenin sağ kesiminde ana çan burcu bulunuyor ve kubbe ise sol kesimde yer almıştır. Ana çan burcunun önemli bir kesimi tanrının en iyi meleklerinden Gabriyel ve Maykılın merkezi konumundadır. Bu kilisenin çanı İtalyan kiliselerinde olduğu gibi binalardan dışarıda konuşlandırılmıştır. Onun çan burcu tek başına bahçenin orta kısmında yer almıştır ve burada iki eski çan bulunmaktadır. Burcun alt kısmında İsfahanda vefat eden Avrupalı keşiş ve papazlardan bazılarının mezarları bulunuyor. Barış ve manveyeti simgeleyen çanın pek de barışçı bir ortamda kurulmadığı ilk bakışta anlaşılıyor. Osmanlı imparatorluğu kendi sınırlarını Batıda Avusturya ve macaristana, güneyde Fasa ve batıda ise İrana kadar genişletmişti ve yine de savaş naraları atıyorlardı. Böyle bir dönemde Şah Abbas Osmanlının saldırısından kaygı duymaktaydı özellikle eski Colfanın Ermeniya bölgesinde yaşayan Ermenilerden kaygılanıyordu ve bunun için onları İranın merkez bölgelerine aktardı. Bu büyük göç sonucu Ermeni ailelerde büyük bir bölümü İsfahanda konuşlandırıldılar ve bunun ardından savaş kornası kendi yerini barış ve huzura bıraktı ve ondan sonra Ermeniler Zayende Rud ırmağı kenarında huzurun içinde bir hayat sürdürerek bölgenin gelişmesinde katkıda bulundular.
|
Yorum (
1
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Aug. 25, 2006
-
AVRUPA MEDENİYETİNİN GELİŞMESİ ÜZERİNDEKİ İSLÂMÎ TESİRLER
Sir Steven Runciman
Tarihte çeşitli insanlar ve medeniyetleri arasındaki harpler ve anlaşmazlıkları gereğinden çok duyarız, hâlbuki bunlar arasındaki işbirliği ve karşılıklı tesirlerden çok az bahsedilir. Bu anlaşmazlıklara bilhassa, birbirlerine iyi niyet ve anlayış gösterecekleri yerde, birbirleriyle sık sık çatışma halinde olan dinler arasında rastlarız. İki büyük din olan hıristiyanlık ve müslümanlık arasındaki münasebetlerin tarihi, düşmanlık ile o kadar bulandırılmıştır ki, bu dinlerin ortak özelliklerini, geçmişte nasıl sık-sık birbirleri üzerine faydalı tesirler yaptıklarını unutuveririz. Hıristiyanlar, kendi medeniyetlerini batı Asya'nın dinî gelenekleri (tek tanrılı Sâmî geleneği) ile birleştirilmiş olan eski Yunan ve Roma medeniyetine övünerek dayandırırlar. Fakat aynı düşünce, İslam medeniyeti için de doğrudur. Hatta belki daha doğrudur, çünkü batı medeniyeti kuzeyli ırkların zevk ve geleneklerine uydurulmaya çalışılmıştır. Hıristiyanlığın Roma imparatorluğunun en doğudaki eyaletlerinden birinde, fakat yine de bu imparatorluğun sınırları içinde ortaya çıktığı doğrudur; işte bu yüzden bu din daha çok batıya doğru yayılmış ve hiçbir zaman imparatorluğun doğu sınırlarından pek ileriye gitmemiştir. İslam dini ise, bu sınırların hemen dışında doğmuş, bu yüzden hem doğuya, hem de batıya yayılabilmiştir. Fakat Hazret-i Peygamber ve onu ilk takip edenler eski Roma dünyasının kalıntılarıyla sıkı sıkıya temas halinde idiler ve kısa bir zaman sonra İran tesiri altına girmelerine rağmen, müslümanlığı yayanlar, eski hayat tarzını aslında batıdaki kuzeyli istilacılardan daha az bozmuşlardır. Eğer Romalı biri orta çağda yeniden yaşasaydı, batıdaki herhangi bir hıristiyan şehrinden çok, İslam şehirlerinden birinde kendi çevresini bulacaktı. Eski Roma imparatorluğunun hala devam ettiği İstanbul'da -ki biz buna genel olarak Bizans imparatorluğu adını veririz- kültür, batılı devletlerden çok İslam halifeliğininkine yakındı. Klasik öğrenim, Bizans'ta olduğu kadar, İslam dünyasında da hala tutuluyor ve inceleniyordu. Gerçektende orta çağın başlarında İslam ve Bizans devletleri Yunan-Roma kültürünün ortak varisleriydiler. Bunlardan Bizans, daha çok kendi içine kapalı kalmış ve batıdaki Avrupa kültürünün gelişmesinde daha az rol oynamıştır. Eğer müslümanlığın batı üzerindeki tesir derecesini hemen görmek isterseniz, batı Avrupa dillerinde bugün hala kullanılan ve kökü İslamî (çoğu zaman Arapça) olan sayısız kelimeleri aklınıza getirmeniz kâfidir. İngilizce'de bunun pek çok örnekleri vardır. Bunların birçoğu, batılı tüccarlar tarafından ilk defa doğudan getirilmiş madde ve nesnelerin isimleridir. Bunlar arasından sugar (şeker), syrup (şurup), orange (portakal), lemon (limon) gibi yiyecek isimleri; spinach (ıspanak), arlikhokes (enginar) gibi sebze isimleri; saffron (safran) gibi baharat ve coffee (kahve) gibi içecek isimleri vardır. Bütün bunlar aslında Arapça kelimelerdir ve hangi memleketten alınmış olduklarını gösterir. Bunlara eşya isimlerini de katabiliriz; meselâ mat (hasır), maltress (şilte, uzun minder), sofa (sedir) ve isminden hemen menşei anlaşılan ottoman (divan) kelimesi. Cotton (pamuk) kelimesi Arapça bir kelimedir; bunun yanında isimlerini doğudaki şehirlerden alan birçok maddeler vardır -muslin (müslin) Musul'dan, damask (Damuscus) Şam'dan gelir. İngilizce'de âdi benekli kedi ve bir çeşit hareli ipekli için kullanılan tabby kelimesi Bağdat''n Attabiye mahallesinden gelir. Ticaret nesnelerini gösteren bu gibi kelimeler bir kültür alışverişinden çok, belki de bir ticaret alışverişini belirtir. Bizim doğudan aldığımız ticaret tabirleri çok önemlidir. Bunlar batılı tüccarların ticaret tekniğini doğudan öğrendiklerini gösterir. Bu terimlerin arasında traffic (trafik), tariff (tarife), cheque (çek), risk (riziko, tehlike), magazine (dükkân), calibre (çap) gibi çok kullanılan İngilizce kelimeler vardır. Gemicilikte kullanılan sloop (tek direkli yelkenli gemi) ve barque (üç direkli yelkenli gemi) kelimeleri bu iki gemi çeşidini de doğuya bağlar. Cable (kablo) kelimesinin de kaynağı doğudadır. Admiral (amiral) unvanı bile, ilk şekliyle, denizle bir ilgisi olmamasına rağmen, doğu menşelidir. Sanat alanında baroque (barok) kelimesi Arapça'dan gelmedir. Tambourine (tambur) ve guitar (gitar) gibi musiki aletlerinin isimleri Arapça'ya dayanır. Rönesans Avrupa'sında çok sevilen lute (lavta, ut) ise, Arapça al-ud dan gelir. Satrançta Farsça kelimeler kullanırız. Chek-mate kelimesi şah-mat tan (yani şah ölmüştür den ) başka bir şey değildir. Astronomide en parlak yıldızların üçünün ismi -Aldebaran, Altair ve Belelgouse - Arapça'dır. Matematikte cypher (sıfır) kelimesi ve cebir ilmi Arapça'ya dayanır. Fakat bazı kelimelerin yanlış kaynaklara dayandırıldığını da söylemem gerekir. Alcohol (alkol) kelimesinin kökünü İslam'da bulmak bizi şaşırtır, çünkü bu din alkol içmeyi yasak etmiştir. Fakat bu dayandırma Rönesans devrinde yaşamış Paracelsus adında İsviçreli bir kimyacının yaptığı bir hata yüzündendir. O, içkilerin kohl-collyrium (göz sürmesi) ile bir ilgisi olduğunu sanıyordu. Bütün bunlar nasıl olageldi? Bu olayın özetini alchemy (eski kimya ilmi) kelimesinde bulabiliriz. Bu ilmi, bu gün yarı sihirbazlık gibi görsek de, ortaçağda bu, çok önemli bir kimya ilmiydi. Bu kelime Arapça al harf-i tarifiyle Yunanca chimia (kimya)'nın bir birleşimidir. Chimia kelimesi de, Nil nehrinin getirdiği ve eski Mısırlıların tecrübelerinde kullandıkları siyah bir çamura verdikleri khem isminden gelmektedir. İşte burada bir sıra olayla karşı karşıyayız. Klasik Yunan bilgisi eski doğudan alınmış ve Yunanlılar tarafından belli bir düzene sokulmuş, ortaçağda müslümanlar tarafından bu bilgi geliştirilmiş ve batı Avrupa'ya geçirilmiştir. Müslümanlar, tarihlerinin ta başından beri Yunan felsefe ve ilminin her bir kolunu incelemenin ne kadar faydalı olduğunu anlamışlardı. Daha Emevi halifeleri devrinde bile hükümet işlerine yarayan birkaç Yunanca eser Arapçaya çevrilmişti. Fakat büyük tercüme devri Abbasilerle, bilhassa IX. Yüzyılın ikinci çeyreğinde, el-Me'mun ile başladı. En önemli tercümanlar Nesturi-hıristiyanlardır, fakat halife onların yaptıklarını kontrol ediyordu. Onlara, kendi idaresi altındaki yerlerin kütüphanelerinden yazmalar toplattırıyor, eğer iyi nüshalar bulunmazsa, Bizans imparatorundan yazmalar istiyor veya Bizanslı âlimleri Bağdat'a yerleşmeye iknaya çalışıyordu. Halifelerin bu himayesi sonucunda, IX. Yüzyılın nihayetinde Yunan ilmi, matematiği, mantık ve tıbbı üzerine hemen bütün önemli eserlerin tercümesi yapılmıştı. Bu sıralarda müslüman feylesof el-Kindi, Aristo'nun felsefî eserlerini tercümeye başladı. Diğer bazı çağdaşları da neo-platonik feylesofları tercüme ettiler. Bundan sonraki yüzyılda feylesof el-Farabî, Aristo tercümesini tamamladı. Buna kendi yorumlamalarını da katarak, bu çalışmasıyla Aristo'yu İslam geleneğinin en önemli feylesofu haline getirdi. İslam dünyasında kuvvetli bir kültür birliği vardı ve bu birliğin içinde âlimler ve eserleri rahatça dolaşabiliyordu. Böylece bu tercüme ve yorumlamaların etkisi kısa bir zamanda Hindistan'dan İspanya'ya kadar duyulmuş ve bunların yanında İslam âlimlerinin önemli eserleri de görülmeye başlamıştı. el-Farabî'nin ölümünden otuz yıl kadar sonra, o zamanlar İslam devletinin doğu sınırında bulunan Türk topraklarında, Buhara'da, müslüman feylesofların en önemlisi ve bence en büyüğü olan İbn Sina doğdu. Ona batıda Avicenna denirdi. İbn Sina'nın felsefe sisteminde, batı yönlerden tamamen doğru olmamasına rağmen, çok kuvvetli ferdi bir görüş belirir ve bu, onun dünya tarihindeki en önemli feylesoflar arasında yer almasını sağlar. Kısa bir zaman içinde eserleri bütün İslam memleketlerinde, bilhassa İspanya'da okunup inceleniyordu. Batı Avrupa ancak XI. yüzyılın sonunda İslam kültürüne iyice yakınlaşabildi. O zamana kadar batılılar İslam'dan korkuyor, onun siyasî kuvvetinden telaşlanıyor ve medeniyetlerinden şüphe ediyorlardı. İspanya'daki İslam okullarına girebilen bir iki batılı âlim (mesela, sonradan Sylvester II adıyla papa olan Aurillac'lı Gerbert) memleketlerine döndüklerinde şüphe ile karşılanıyor ve ruhlarını şeytana sattıkları sanılıyordu. Fakat zamanla aradaki bağlar kuvvetlendi, aşağı yukarı dört yüzyıldan beri İslam hâkimiyeti altında kalan İspanya'da birçok yerler, mesela, Toledo gibi İslam öğreniminin merkezi olan yerler, yeniden hıristiyanların eline geçti. İki buçuk yüzyıldan beri müslüman olan Sicilya'ya Fransa yoluyla İskandinavya'dan normanlar geldi. Aynı sıralarda, bilhassa Bizans donanmasının yardımıyla Akdeniz'deki korsanlığın önüne geçildi. İtalyalı tacirler İslam limanlarıyla ticarete başladı. Nihayet on birinci yüzyılın sonunda batılıların Suriye ve Filistin'e akını, Haçlı seferleri diye tanınan olay görülür. Din düşmanlığına yol açtıkları için bu seferlerin zararı büyüktür, fakat yine de aradaki temasın artmasını sağlamışlardır. İşte bu sıralarda eski Yunan bilgisi müslümanların kattıkları ile o kadar zenginleştirilmişti ki, artık esas Yunan eserini İslam fikirlerinden ayırmak çoğu zaman güç oluyordu. Ve bu Yunan eserlerini zenginleştirmeye hâlâ da devam ediliyordu. İspanya'da İslam felsefesi hıristiyanların gelmesi ile son bulmadı. Burada XII. yüzyılda İslam geleneğini yaşatan Maimonides (Musa b. Maymûn) gibi Yahudi feylesofların yanı sıra, çok daha önemli birisi, batının Averrhoes diye tanıdığı İbn Rüşd de bulunuyordu. Bu alimin kendisi gibi müslüman olanlardan çok, batı hıristiyan düşüncesine etkisi olmuştur. Böylece İspanya'yı ele geçiren hıristiyanlar burada en parlak devrini yaşamış olan canlı bir İslam felsefesi okuluyla karşılaşmışlardı. 1085'te Toledo'yu ele geçiren Kastilyalı Alfons VI yeni müslüman tebeasına o kadar önem verdi ki, hıristiyan din adamlarının hoşuna gitmemesine rağmen, kendisini "iki dinin imparatoru" olarak tanıttı. Avrupa'da ilk doğu bilimleri okulunu yine bir hıristiyan rahip, Toledolu Raymond, XII. yüzyılın ortasında kurdu. Hıristiyanlara İslam düşüncesini tanıtmayı o kadar gerekli buluyordu ki, birçok memleketlerden çağırttığı âlimlere Arapça öğrettirdi ve onlara Arapça eserleri tercüme ettirdi. Bundan sonraki bir buçuk yüzyıl içinde Toledo'da birçok tanınmış Avrupalı çalışmış, müslüman yazarların eserlerini inceleyip, tercüme etmişlerdir. En önemli ve verimlileri Cremonalı Gerard idi. Bu İtalyan âlim 1287'de öldüğünde seksen eser tercüme etmişti. İngiltere'den de buraya âlimler geliyordu. Mesela en eskilerinden biri olan Bathlı Adelard'ın matematik eserleri üzerine ihtisası vardı. Adelard batılı âlimlere kendi okullarını bırakıp, müslümanların yanında çalışmalarını açıkça tavsiye ediyordu. Bunların arasında Kuran'ı ilk kez tercümeye teşebbüs eden Robert Anglicus da vardı. Kendisi Kuran'ı dikkatle Latince'ye tercüme etti. Bunların belki de en önemlileri Michael Scot adında bir İskoçyalı idi. Felsefe ilmi ve müziğe büyük bir merakı olan bu âlim İbn Rüşd'ün eserlerini daha bu büyük filozof hayattayken tercüme etti. İspanyollardan keşiş Gundisalvus'un felsefe sistemi İbn Sina'nınkine açıkça dayanmakta idi. XIII. yüzyılda iki önemli âlim görülür: Kuran ve hadisler üzerindeki geniş bilgisiyle bu güne kadar kimsenin yarışamamış olduğu Raymond Martin ve kendisinden önce veya sonra gelen bütün âlimlerden daha çok eser vermiş olan Mayorkalı Raymond Lull. Bu ikinci âlim, koyu bir hıristiyan misyoneri olmasına rağmen, kendi çalışmaları için İslam kültürünü iyice bilmesi gerektiğini anlamıştı. İspanyol okulunda bilhassa felsefe ve soyut ilimler ağır basıyordu. Normanların idaresindeki Sicilya'da ise daha çok tatbikî ilimlere önem veriliyordu. Kralların müslüman tebeası genişti ve onlara karşı iyi davranıyorlardı. XII. yüzyılın ortasında Sicilya'yı ziyaret eden seyyah İbn Cubayr, buradaki müslümanların din bakımından tamamen bağımsız olduklarını ve hükümet işlerine bile karışabildiklerini memnuniyetle gördü. Norman sarayında biraz Arapça da konuşuluyor ve Arapça şiirler tutunuyor, müslüman mimarlar korunuyordu. Sicilya'daki Norman mimarisi Fransız, Bizans ve İslam üslûplarının acayip, fakat çok başarılı bir karışımıdır. Bu mimarideki süslemeler, tamamen İslam geleneğindendir. Tıp daha çok Norman idaresi altındaki İtalyan topraklarında ilerlemişti. Salerno şehri, Bizans devrinden beri bir tıp araştırmaları merkezi idi. XI. yüzyılın sonunda Afrikalı Konstantin diye tanınan Tunus'tan kaçmış birisi Salerno'ya yerleşti ve taraftarlarının yardımı ile eline geçen bütün Arapça tıp kitaplarını tercümeye başladı. Konstantin, tercümelerini pek güzel yapmamakla beraber, batılı tabiplere eski Yunan tabipleri Galen ve Hipokrates'in eserleriyle birlikte müslüman tabiplerin birçok fikirlerini de tanıttı. Böylece Salerno'daki tıp üniversitesi, batının en belli başlı tıp okulu oldu. Mamâfih sonraları bazı âlimler, burada kullanılmak üzere çok daha iyi tercümeler de yaptılar. XIII. yüzyılda Norman krallığı, veraset yolu ile batılı imparator Fredrik II ye, Hohenstaufenli Fredrik'e geçti. Çağdaşları ona "dünyanın hayran olduğu kimse" unvanını vermişlerdi. Fredrik Arapça öğrendi ve İslam kültürüne çok merak sardı. Hiç dindar değildi; hatta onun İsa'yı ve Peygamberi sahtekâr saydığını söylerler. Fakat aslında, o, İslamiyet'i hıristiyanlıktan daha çok beğeniyordu. Muhafız askerleri müslüman olduğu gibi, birçok müslüman arkadaşları da vardı. Doğuya yaptığı Haçlı seferinde müslüman elçiler ve âlimlerle uzun uzadıya ve dostça konuşmuş, bu hareketi hıristiyanları çok şaşırtmıştı. Doğancılık konusunda şimdiye kadar kaleme alınmış en iyi eseri o yazmış ve bunun için İslam kaynaklarından faydalanmıştı. Ancak Fredrik, âlim Michael Scot'u tercümelerini tamamlaması için, Toledo'dan Napoli'ye getirmişti. Bu hükümdar, gözleri zayıf olduğu için, ışık ilmine ve göz tedavisine de merak sarmıştı. O sıralarda Kahire'de yaşayan bir müslüman yazar, bize, imparatorun Kahire'deki âlimlerden şu üç meselenin açıklanmasını istediğini anlatır: Kürekler suya sokuldukları zaman niçin bükülmüş görünürler? Yıldızlar ufka yakın oldukları vakit neden daha büyük gözükürler? Gözlerine perde inmeye başlayanların veya başka bir göz hastalığına tutulanların önlerinde benekler görmelerinin sebebi nedir? Fredrik, bu gibi, meselelerin halli için İslam kültür merkezlerine başvurulması gerektiğini hissediyordu. Fredrik'in hanedanı iktidardan düştükten sonra da, İtalya'daki devlet adamları, İslam kültürünü, bu arada bilhassa tıp konusunu tanıtma geleneğini devam ettirdiler. Artık kuzey İtalya'da da birçok tercüman çalışmaktaydı. İtalya'daki bilginler, bilgilerinin büyük bir kısmını, İslam limanlarında hasta düşmüş ve oradaki doktorlar tarafından tedavi edilmiş tüccarlardan ediniyorlardı. Bu tüccarlar, memleketlerine döndükleri zaman müslümanların tıp sahasındaki çalışmalarını tanıtmakta büyük rol oynuyorlardı. Bunun yanında tüccarların yaptığı en önemli yenilik, batının hayat şartlarını geliştirmeleri idi. Bunlar, şeker gibi faydalı ve çok kullanılan bazı gıda maddelerini tanıtmışlar, ev hayatını rahatlaştırmışlardır. Böylece yerde halılar görülmeye başlamış, sıraların yerini iskemleler almıştır. Bu sayede giyimde de büyük bir inkılâp olmuştur: O zamana kadar batıda sadece yünlü kumaşlar kullanılıyordu; ancak büyük zenginler Bizans ipeklileri de alabiliyorlardı. Fakat artık pazarlarda pamuklu ve ketenler görüldüğü gibi, çok daha bol miktarda ipekliye de rastlanıyordu. İlim ve kültüre pek tesiri olmamakla beraber, bu ticarî münasebetlerin batının maddî yönden ilerlemesinde rolü büyük olmuştur. Bu tüccarlar, Avrupa edebiyatına bariz bir tesir icra ettiğini gördüğümüz Arap edebiyatı şekillerini de tanıtmışlardır. Haçlı seferlerinin batının ilerlemesinde pek önemli bir rolü olmamıştır. Sadece batılı askerler ve haçlılar, tıpkı tacirler gibi, müslüman doğunun adetlerini ve hoş taraflarını görmüş, bunları Avrupa'da tanıtmaya çalışmışlardır. "Sivri kemer" in böyle seyahatler sonucunda batı mimarisine girmiş olması mümkündür. Nitekim bu tarz kemerin en eski örnekleri Haçlı seferinden dönmüş birinin, Boulogne Kontunun topraklarında bulunmaktadır. Ayrıca doğuya yerleşen batılılar, kısa zamanda onun yaşayış tarzını benimsediler. Fakat haçlılar tarafından kurulan devletlerde çok az âlime rastlanmaktaydı. Bu arada anılabilecek tek önemli âlim, Sur başpiskoposu William idi. Bu zat okumak için Fransa'ya gitmiş olmakla beraber, Filistin'de doğmuş ve Arapçayı orada öğrenmişti. Orta çağın en büyük tarihçilerinden biri idi ve eserleri arasında Arap kaynaklarına dayanarak yazdığı bir Arap halifeleri tarihi vardı. Ne yazık ki bu eser kaybolmuştur. Doğuda doğmuş haçlı lordlarının birçoğu Arapçayı iyi konuşurlardı. Mesela İngiltere kralı Aslan yürekli Rişard'ın tercümanı olan, Toronlu Humphrey ve Salahaddin Eyyubi'ye esir düştüğü zaman geniş Kuran bilgisiyle müslümanları hayrette bırakan Sidonlu Rainald bunlardandır. Bu sonuncunun bilgisine, müslümanlar o kadar hayran kaldılar ki, kendi dinlerine gireceğini düşünerek hayatını bağışladılar. Fakat Haçlı seferlerinin, genel olarak, faydalarından çok zararları olmuştur. Bununla beraber bu hareket, askerî yönden başarısızlığa uğradığı ve batılı devlet adamları tarafından yeniden canlandırılmaya çalışıldığı zaman, batılılar doğuyu ve fikirlerini daha iyi kavramaları gerektiğini anlamaya başlamışlardı. Böylece, ortaçağda batılı tacirler ve zenginlerin İslam medeniyetinin maddi yönünden, batılı âlim ve aydınların ise, bu medeniyetin kültürel yönünden faydalanmak istedikleri görülür. Bütün bunların Avrupa medeniyetine olan tesiri nedir? Medeniyeti sert ve sıkı bir ölçüye tabi tutmak mümkün değildir. Maddi hayat şartlarının bu sayede çok geliştiğini rahatça söyleyebiliriz. Nitekim Arapçadan Avrupa dillerine geçen kelimeler bunu gösterir. Kültür alanındaki yenilikleri kesin olarak belirtmek daha güçtür. Fakat birkaç örnek bize bunun da ne kadar yaygın olduğunu gösterecektir. O zaman batının en fazla ilgisini çeken doğu sanatı müzikti. Fakat sonunda bu müziğin tesiri pek büyük olmamıştır. Müzik teorisi, Arap yazarlarının çalışmaları ve Yunan teorisi üzerindeki incelemeleriyle zenginleştirilmiştir. Fakat batı müziği, İspanya ve Sicilya gibi uzun zaman İslam hâkimiyeti altında kalmış yerlerdeki müzik hariç, doğu müziğinden apayrı bir yönde gelişmiştir. Mimaride ise, tesirler daha kesin görülür. Söylemiş olduğum gibi, sivri kemer tarzı, batıda, bambaşka bir şekilde kullanılmakla beraber, doğudan kopya edilmiştir. Müslümanların Sicilya mimarisine çok şey kattıkları, batıda, bilhassa İtalya'da biliniyordu. Ayrıca İspanya'daki İslami yapıların ve İtalyan tacirlerin doğuda gördükleri yapıların tesiri Gotik ve Rönesans yapılarında görülür. Mesela Tudor İngiltere'sindeki birçok karışık kemerler, Kahire'de yapılmış daha eski kemerlere çok benzer. Avrupa'daki bu kemerler, belki de, Venediklilerin Mısır'dan getirdikleri desenlere dayanır. Bunun gibi benzerliklere birçok süsleyici motiflerde, mesela süs için yapılmış mangallarda rastlarız. İtalyan mimarlar, bilhassa XVII. yüzyılda, İspanya'da gördükleri İslam yapılarının kubbelerini kopya ettiler ki, bunları da diğer Avrupalı mimarlar taklit etti. İtalya'da geç orta çağ ve Rönesans'ta yapılan kulelerle Kahire'deki ve daha doğudaki kuleleri karşılaştırırsak, daha büyük benzerlikler de ortaya çıkar. Bu hususta da yine İtalyanlar bu örneği Avrupa'nın diğer yerlerine yaymışlardır. XVII. yüzyılın sonunda, büyük İngiliz mimarı Sir Christopher Wen'in Londra'daki kiliseleri için yaptığı kulelerin örneğini cami minarelerinde bulmak mümkündür. Daha muahhar bir devirde, batılılar tarafından tanındığı zaman, büyük Türk mimarı Sinan'ın da batı üslubu üzerinde tesiri olmuştur. Küçük sanatlara gelince, cam işçiliğinin batıda yayılmasına sebep olan Venedik camcılığı doğrudan doğruya doğu tezgâhlarından ilham almıştır. Maden-kakma işçiliği için kullanılan damascene kelimesinden de anlaşıldığı gibi, bu işçiliğin birçok çeşitleri Avrupa'ya doğudan gelmiştir. İran ve Türk çinileri birçok Avrupa çinilerine örnek olmuş, Avrupa halıcılığı da, ilhamını yine İran ve Türkiye'den almıştır. Pek ihtimal verilmemesine rağmen, edebiyat alanında da İslam tesiri çok büyük olmuştur. Geç orta çağda, Avrupa'da görülen romantik edebiyatın yerli bir verim olduğunu sanırız. Hâlbuki bu edebiyat incelendikçe, doğu kaynaklarına inen özellikleri de o nispette ortaya çıkar. Aşk hikâyesi, aslında Avrupalılardan çok doğuluların bir buluşudur. Kral Arthur'a dair hikâyelerden çoğunun doğu kaynaklarına dayandığını bugün artık gösterebiliyoruz. Bir orta çağ Fransız aşk hikâyesi olan Floire et Blanchefleur bir doğu hikâyesidir. En güzel ve tanınmış Avrupa aşk hikâyelerinden birinde, Aucassin el nicolete 'te ise, doğu ile olan ilgi hemen belirir. Erkek kahramanın adı el-Kasım'dır, kadın kahramanın ise, Tunuslu bir prenses olduğu söylenir. Orta çağ Avrupa şiirindeki kafiye kullanış şekli de Arap örneklerine dayandığı gibi, bu şiirlerde birçok Arap vezinleri de tekrarlanmıştır. Arapça şiirler, muhtemelen bunlardan yapılmış tercümeler, XIII. ve XIV. yüzyıl İtalya'sında o kadar tutunmuştu ki, İtalyan şairler bundan şikâyet ediyor, kendilerine haksızlık yapıldığını söylüyorlardı. Bizim Bin bir gece masalları dediğimiz masallar topluluğu Avrupa'da tanınmazdan çok daha önceleri İslam aşk hikâyeleri ve şiirleri Avrupa edebiyatına tesir etmeye başlamıştı. Dante gibi önemli yazarlar bile İslam tesiri altında kaldılar. Bütün bunlar müslümanların batı kültürüne, felsefe ve ilmine kattıkları önemli yeniliklerden ileri geliyordu. Orta çağda yaşamış çok bilgili bir İngiliz âlimi olan Oxford'lu Roger Bacon şöyle der: "Felsefe Arap yazarlardan öğrenilmelidir ve doğu dillerini öğrenmek zahmetine katlanmayan bir kimse bu konuyu kavramaya kalkışmamalıdır." Bu fikirde olan sadece Bacon değildi. Mesela onun çağdaşı ve yurttaşı olan Salisbury'li John, okuyucularına durmadan İslam filozoflarına olan şükranını hatırlatır. Bu fikri mübalağa etmemek gerekir. Aristo'nun bazı eserleri ve Plato'nun hemen bütün eserleri batıya doğrudan doğruya Bizans'taki Yunanlılar yolu ile gelmişti. Fakat batı düşüncesi üzerinde en önemli rolü oynayan felsefî eserler Arapça'dan yapılan tercümelerdir. Bunlar İslam âlimlerinin fikirleriyle zenginleştirilmişti. Hatta bu o derece ileri götürülmüştü ki, birçok batılı âlim İbn Sina ve İbn Rüşd'ün ortaya attığı teorileri Aristo'ya atfediyorlardı.
Ancak daha sonraları, batılılar eski Yunan feylesoflarının eserlerini yazdıkları dilde okumaya başladıkları zaman, İslam düşüncesinin ne kadar çok tesiri altında kalmış olduklarını anladılar. Fakat artık, birçok İslamî düşünceler batı hıristiyan düşüncesine girmiş bulunuyordu. Orta çağda en büyük hıristiyan feylesofu ve din adamı Thomas Aquinas idi. Onun eseri hala katolik kilisesi felsefe doktrininin temelidir. Thomas Aquinas, İslam felsefesini Aristo'nun felsefesinden ayıklamaya çalışmış, Plato'yu aslından incelemek yolu ile kazandığı bazı unsurları da kendi sistemine katmıştır. Fakat Thomas Aquinas'ın gerek metodunda, gerekse teorilerinde hep İslam tesiri görülür. Bilhassa din ve akıl arasındaki karşılıklı tesir üzerine kurduğu teori İbn Rüşd'ünkinden kopya edilmişe benzer. Onun İncil'e karşı davranışı İbn Rüşd'ün Kuran'a karşı davranışının aynıdır. Her ikisi de Allah'ın sözünü en büyük gerçek olarak görür, fakat bunun Aristo'nun felsefe terimleriyle açıklanabileceğine ve açıklanması gerektiğine inanırlardı. Bugün hıristiyan fikir adamlarının çoğu hala İslam filozoflarının ortaya atmış oldukları din-felsefe bağıntısını kabul etmektedir. Elbette bugünün felsefesi orta çağda yaşamış bir müslüman veya hıristiyanın anlayamayacağı bir seviyeye yükselmiştir. Fakat birçok İslam âlimi tarafından ortaya atılmış olan atom teorisinin bugünün ilim felsefesinde bir rolü olduğu fikri önemle belirtilecek bir noktadır. İlim ve Bugün hıristiyan fikir adamlarının çoğu hala İslam filozoflarının ortaya atmış oldukları din-felsefe bağıntısını kabul etmektedir. Elbette bugünün felsefesi orta çağda yaşamış bir müslüman veya hıristiyanın anlayamayacağı bir seviyeye yükselmiştir. Fakat birçok İslam âlimi tarafından ortaya atılmış olan atom teorisinin bugünün ilim felsefesinde bir rolü olduğu fikri önemle belirtilecek bir noktadır. İlim ve riyaziye alanlarında müslümanların rolünü inceden inceye belirtmek çok uzun sürer. Bu alanda müslümanların ileri sürdüğü en önemli ve en esaslı fikir, ilmin din ile bağlaşabileceği fikridir. Bütün cebir ilmini müslümanlara borçluyuz. Avrupa matematiğinde çok büyük bir devrime yol açmış olan sözde Arap sayıları müslümanlardan alınmıştı. Fakat bu sayılar aslında Araplar tarafından hiç kullanılmamıştı. Müslümanlar geometri ve trigonometri alanlarında eski Yunan bilgisine çok şey katmışlardı. Astronomi ilmi orta çağdan bu yana çok ilerlemiş olmasına rağmen, müslümanlar bu alanda da büyük ve esaslı yenilikler yapmışlardı. Aynı şeyi coğrafya ve zooloji, botanik, madencilik, kimya gibi tatbikî ilimler için de söyleyebiliriz. İslam tıp âlimleri, eski Yunan metot ve teorilerini batıya tanıtmışlar, bunun yanı sıra kendi ilave ve yeniliklerini de göstererek, batının tıp alanında hızla ilerlemesini sağlamışlardı. Müslümanlar hastalıkların tasnifini ve teşhis edilmesini öğretmişlerdir. Onların tıbbî teorilerinin çoğunun şimdi belki modası geçmiştir, fakat zamanında bu teoriler büyük bir ilerlemenin işareti idi, bunlar tıp çalışmalarının gelişmesinde belli ve önemli bir yer alırlar. Batılıların aşı yapmasını da İslam topraklarında Osmanlı'da öğrendiklerini burada belirtmek yerinde olur. Bu batı Avrupa medeniyetinin müslümanlara olan borcunun çok kısa bir özetidir. İslam tesirinin ne kadar kuvvetli ve önemli olduğunu göstermeye çalıştım. Gerçekten de bu tesirin Avrupa'da ilim ve fikir hayatının gelişmesinde rolü büyük olmuştur. Bütün bunlardan alacağımız ders şudur: Büyük dinler ve büyük medeniyetler kendi başlarına apayrı yaşamazlar. Din veya fikir ayrılıklarından doğan harplerle veya milliyetçiliğin yarattığı engellerle kültür ilerleyemez. Hiçbir dinin taraftarları, hiçbir memleketin sakinleri dünyadaki diğer insanlara önem vermeyecek veya onları reddedecek kadar mükemmel değildir. Çeşitli medeniyetler ancak birbirlerini anlama gayreti ve dostça bağlarla birbirlerine yardım edebilirler. Orta çağda bu böyle idi, bugün de hâlâ böyledir. 1958'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde verilmiş bir konferanstan Nûşîn Asgarî tarafından çevrilmiştir.
["Avrupa Medeniyetinin Gelişmesi Üzerindeki İslami Tesirler", çev. Nûşîn Asgarî, Şarkiyat Mecmuası, C.III, (İstanbul) 1969, s. 1-12] kaynağından alınmıştır.
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Aug. 17, 2006
-
Bir Fransız ressamın tasvir ettiği üzere İran’ın Kültürel
İRANA UZUN BİR YOLCULUK (1840 – 1841)
Bugünkü adıyla İran olarak tanınan eski tabiriyle eski Pars uygarlığı uzun zaman boyunca ilim, kültür ve sanat beşiği olmuştur.
İranlılar sahip oldukları üstün ilmi, mimari yetenekleri sayesinde ve sanayi dalındaki faaliyetleri nedeniyle gelenek ve görenekleri oldukça meşhurdur.
İranlıların mimarlık sanatları, ressamlar ve grafistlerin ve orta doğuyu özellikle İran’ı araştırmak isteyenlerin dikkatinden kaçmamıştır. Eşsiz pars kültürü tarihinin tamamlanması amacıyla bu yöreye seyahat düzenleyen kimselerden biri “Ujan Napolion Flandin”dir.
İran topraklarındaki mimari şaheserleri yakından görmek ve incelemek amacıyla Fransız ressam Ujan Filanin’in İran gezisi oldukça tantanalı bir gezi olup bu gezi esnasında Ujan İran’ın tarihi şehirleri, sarayları, köprüleri ve tarihi eserlerini yakından müşahede ederek not almıştır:
Allah’ın adıyla: 1) Çöl, Nakşı Cihan meydanı, Şah Camii
Güneşin batışında İran’ın lacivert çölünün portakal renkli seması yavaş yavaş gecenin sessizliğine gark olmadaydı. Yıl 1840’ın Şubatı… Hiçbir zaman kendi ana baba diyarı Fransa’dan ayrılmayan benim gibi birisi için Fars diyarına yolculuk oldukça ilginç, esrarengiz ve sihirliydi. Bu seyahat bana Sendbad’ın seyahatleri veya “Bin Bir Gece” efsanelerini hatırlatmaktaydı.
Fars yöresinin tarihi anıları ve eserlerini tasarımlamak bu ilginç ve hayret uyandırıcı gezinin korkusunu benim açımdan oldukça azaltmaktaydı.
Kervan devlerinin zillerinin senfonisi kumların hareketinden kaynaklanan huzur verici sesle birlikte sanki benim kulağıma yerel bir nağme terennüm etmekteydi. Yıldız dolu soğuk geceler ve kızıl güneşli sıcak gündüzler benim bu geziye olan rağbetimi daha da artırmaktaydı.
Kurak ve yakıcı bir çölden geçmemiş tam 10 saat zaman aldı. Bu süre içinde altında istirahat edebilmemiz için en ufak bir gölgelik dahi bulamadık. İçmek için tek bir katre su dahi yoktu. O kadar yorgun ve halsizdik ki artık ilerleyecek durumda değildik. Uzakta bir kervansaray gözükmüştü. Burada biraz dinleneceğimiz ve yeni güç kazanacağımız için mutluyduk.
Çölde bir günlük yorucu bir yolculuktan sonra devecilerin terennümleri, bayraklar ve yanmakta olan dal budaklar bizde vasıfsız bir heyecan ve sevinç oluşturmuştur. Çünkü rahat bir uyku uyumanın zamanı geldiğini gösteriyordu. Sahranın tek ışıklı lambası olan ayın ışığı ise bu çöl rüyasına tanıktı.
DERVİŞİN GİRİŞİ
Bir sonraki günün sabahı güneş ışınlarının ilk kıvılcımlarıyla birlikte bizim topluluğumuza bir derviş katıldı. Kar beyazımsı bir tüye sahipti, üzerinde yeni bir hırka bulunuyordu, bir keşkül ve bir madalya zincirle omzuna asılıydı. Onun bir derviş olduğunu ve sahranın göbeğinde kutsal bir mekanın bakımını üstlendiğini bana söylediler. O çölün ruhuydu. Beklide kervanın develerinin boynundaki zillerin sesi onu bize doğru çekmişti. Derviş bizlere hoş geldin dedikten sonra oturdu.
Ben Farsça dili öğreten Paris okulundan biraz Farsça öğrenmiştim ve onun ne dediğini az çok anlayabiliyordum. O benden İran’a gelmemin nedenini sordu ve benim bir yabancı olduğumu ve İran’ın muhtelif tarihi mekan ve eserlerini resmetmek istediğimi öğrendiği zaman büyük bir şevkle İran’ın muhtelif tarihi mekanları hakkında benimle konuştu. Nain ve Erdehal'daki güvercin yuvalarından bana bahsetti. Ve güvercinlerin niçin o bölgede yuva kurduklarını anlattı. Dünyanın yarısı manasında olan Nısfı cihan olarak ünlenen İsfahan hakkında benimle konuştu ve kesin olarak İsfahan’da Mavi renk camii ile Nakşı Cihan meydanını yakından görmemi benden istedi. Ali Kapu sarayının güzelliği hakkında bana bir şeyler söyleyerek Çehel Sütun ve o mekanın 40 direği hakkında tavsiflerde bulundu Burada gerçekte 20 direğin var olduğunu ama bu direklerin suya yansıması sonucu 40 adet gözüktüğünü ve onun için 40 direk anıtı olarak meşhur olduğunu söyledi.
Perspolis, bin yıllık unutulmaz bir tarihe sahip yontulmuş taşlar, Nakşı Rüstem dağı, Ördek bölgesi ve Pasargad ayrıca sayısız tarihi köprüler, kaleler, ve kervansaraylar hakkında bana çok şeyler anlattı. İşin garip yanı onun tüm isimleri hafızasında bulundurmasıydı. Oldukça tecrübeli ve aktif ruha sahip bir dervişti. Gençliğini nasıl tüm İran’ı gezerek geçirdiğini anlatıyordu. Kaç yaşında olduğunu kendisinden sordum. Pencere boyunca bitkiler arasında yıldızlar gibi parlayan binlerce çiçek İranlıların bitkilere verdikleri önemi göstermektedir ve hatta onların Allah vergisi şeylere karşı alaka ve verdikleri önemi göstermektedir.
ŞEYH LÜTFULLAH CAMİİ KUBBESİNE DÖNÜŞ
İsfahan’ın Nakşı Cihan meydanının en doğu köşesinde yer alan Şeyh Lütfullah camii kubbesi alana özel bir güzellik kazandırmıştı ve ben alanın tasarımını sürdürmekteyim.
KUŞLARIN UÇUŞLARI
Değirmenin çatısı üzerinde kuşları gördüm ki benim gibi gariptiler ve uzak bölgelerden gelmişlerdi. Ben de yabancı bir garibim ve İsfahan seferinde mavi denizde kaybolmuş bur duyguya sahibim.
MEYDANDA RESSAMLIK
İsfahan’ın kalbi ve merkezi konumunda olan Nakşı Cihan alanı benim çizimlerimin asıl konusuydu. Bu alanın inşa tarihi miladi 1600 yılına aittir. İmam Camii, Şeyh Lütfullah Camii, Kayseriye kapalı çarşısı ve Ali Kapu sarayı yapıldıktan sonra bu alan inşa edilmiştir. Büyük Şah Abbas’ın saltanatı zamanından beri bu alan “Polo” oyununun oynandığı merkezdi. Polo at üzerinde uzun çubuklarla oynanan bir nevi oyundur. Bu bölge şu anda ticaret ve al ver merkezidir. Öğleden sonra halk bu mekana eğlenmek ve toplu oyunları icra etmek için toplanmaktadır. Öğle ve gün batımında halk işlerini tatil etmekte ve günlük dini farzlarını yerine getirmek ve yevmiye namazlarını kılmak için alanı çevreleyen camilere doğru akın etmekteler. Ünü İran sınırlarını aşarak tüm dünyaya yayılan en büyük camilerden biri bu alanın en güney kesiminde yer alan İmam Camiidir. Bu caminin sadece dış görünüş ve fiziki özelliğini anlamak isteyenlere sadece şunu belirtmek isterim ki bu cami binlerce gelenek, düşünce ve efsane dikkate alınarak tasarlanmıştır. Nakşı Cihan alanı büyük ticari ve alışveriş merkeziydi ve seyyar satıcılar kendi ürünlerini yol kenarında parçaların üzerine dizmekte ve çevreden geçenlere pazarlamaya çalışmaktaydılar. Daha sonraki günlerde Ali Kapu sarayı ile Çehar Bağ medresesinin tasarımına başlamayı düşünüyorum.
ALİ KAPU
İsfahan'daki ikametim esnasında birkaç gün Nakşı Cihan alanından çizdiğim resmi boyamakla meşguldüm. Tüm bu süre boyunca İran’ın muhteşem mimarlığından esinlendim. Gerek dini motif bakımından ve gerekse görünüş güzelliği açısından İranlı mimarlar asırlar boyunca çeşitli sanat eserleri ortaya koymuşlardır ki tüm bunlar İranlının değerli tecrübesi ve örfinin zenginliğinden kaynaklanmıştır.
Tahrip edici bidatleri dikkate almaksızın ve İran kültürünü hedef alan kültürel saldırı tehlikesinin her zaman var olmasına rağmen İranlı mimarlar kendilerine has özellik ve yaratıcılıkla bir takım özellikler elde etmişlerdir ki bu özellikler İranlı mimarları dünyanın başka yörelerindeki mimarlardan ayırmıştır. İran camileri oldukça güzel, görkemli mekanlardır ve insan ruhu bu mekanlarda özel bur huzura kavuşmakta. Bu da İranlı mimarların cami inşasındaki imtiyazlarını ve ustalıklarını gözler önüne sermekte. Bu hususta kendi dini özellikleri ve değerlerinden de ilham almışlardır. Bu dekorasyon gerçekten de İslam'ın değer ve makamından esinlenmekte. Bu camiler beni “Cami cennet bahçeleri” cümlesinin yazıldığı kitabı hatırlatmakta. Benim bugünkü tasarımın konusu Ali Kapu sarayıdır. Bu saray Nakşı Cihan alanının batısında yer almış ve 16. asrın mimarlarının muhteşem ölümsüz eserlerinden bir diğeridir. Ali Kapu sarayı Şah Abasın istirahat mekanı olmanın yanı sıra aynı dönemde hükümet sarayıydı da. Bu saray tüm eski tarihi sarayla giriş kapısı sayılmakta. Saray ve alana açılan balkonun yüksekliği 50 metredir. Balkonun çatısı tahtadandır ve yontma süslemeleriyle süslenmiştir. Burası Çınar ağaçlarından ince direklerle korunmaktadır. Şah Abbas bu balkon üzerinden kendi hükümetinin başkenti, şehrin cadde ve sokakları ayrıca Zayende Rud ırmağının eğiri büğrü akışını ve Yezd çölünü seyredebilmekteydi. Saray beş katlıdır ve her bir kat kendine has dekora sahiptir.
Bu yapı gerçi Safeviye sülalesinin iktidardan düşmesi ardından bir çok hasar gördü ama tüm bu olumsuzluklara rağmen halen bir takım özellikleri kendinde barındırmaktadır ki Safevi dönemi ressamlığı ve alçı işlemliğinin görkemliliğini gözler önüne sermekte ve her seyircinin dikkatini kendi üzerinde toplamaktadır. Sarayın duvarları üzerinde dal budak, çiçek ve kuş nakışları mevcuttur ve bu İranlı sanatkarın ne kadar zevk ve yetenek sahibi olduğunu gösteriyor. Tüm bu yetenekler tam bir aşka ve alakayla böylesine önemli bir mekanın süslenmesi yolunda harcanmıştır. İran mimarlığının dışında başka hiçbir mimari sanat eserinde ben böyle önemli bir süsleme eserine tanık olmamışım. Ali Kapu sarayı birinci Şah Abbas döneminde inşa edilmiş ve daha sonra bu hanedanın 80 yıllık iktidarı boyunca bir takım önemli değişikliklere uğramıştır. Eskilerde idari işler için kullanılan sarayın birinci katındaki odalara şu sıralarda Sakahane, Keşik hane vs. denilmekte ve buradan daha ziyade sarayın koruması ve ağırlanması doğrultusunda yararlanılıyordu. Safeviye döneminin meşhur ressamı Rıza Abbasi tarafından işlenen yaprak, gonca, ve kuş resimlerinin yer aldığı minyatür Ali Kapu sarayını İsfahan’ın unutulmaz muhteşem eserlerinden biri konumuna getirmiştir. Bu hatıralar Fars şiiri ile süsleme sanatı arasındaki benzerlikleri gösteriyor. İran tarihi boyunca Önemli hatıralar genellikle renk işlemleri ve boya motifleri nedeniyle birer yıldız gibi parlamaktalar ve bu boyamaların büyük bir kısmı altın işlemli nakışlar nedeniyle gözleri kamaştırmakta ve hayret verici alçı işlemleriyle de zenginleştirilmiştir. Burada Farsça şiir ile görsel örnekler arasında bir çok benzerlik bulmak mümkün. Saraydaki mevcut örnekler İranlı ressamlar ile Şah Abbas zamanında İran’a gelen Avrupalı sanatkarlar arasındaki yakın işbirliği sonucu ortaya çıkmıştır. Muhammed Zaman Han Nikarger, Üstat Rıza Abbasi ve Aga Mirak Nakkaş o dönemin meşhur ressam ve nakkaşlarındandı. Ayrıca İtalya’dan Ancel, Fransa’dan Lokar ve Hindistan’dan Beşendaz o dönemin yabancı ressamlarındandı. Bu eserin süslenmesinde kullanılan renkler hep doğal renklerdir ve nar ve runas kabuğu gibi bitki ve meyvelerden elde edilmiştir. Daha sonraları İsfahan halı dokumacıları Ali Kapu sarayı duvarlarındaki nakış ve süsleme motiflerinden esinlenerek dünyanın meşhur halılarının dokumunda yararlandılar.
MÜZİK ODASI
Ali Kapu sarayını başkalarından ayırtan özellik yukarıdaki katta tüm oda ve duvarları kaplayan aşırı derecedeki alçı işlemlerdir. Bu alçı işlemler muhtelif camlar, kaseler ve servi ağaçları şekillerini içermekte. Alçı işlemler kabartma ve üç boyutludur. Bu gibi binaların inşasındaki hedef zamanın sanatsal özelliklerinin sergilenmesiydi. Bu mekan aynı zamanda sesin yankılanmasını kendine cezp etmekte ve dolayısıyla bu odada musiki üstatları tarafından çalınan musiki eserleri kendi tabii seyrini geçirmekteydi. Eşsiz ve çok güzel alçı işlemler güzel bir musiki nağme eşliğinde bu mekana vasıfsız bir çekicilik ve coşku kazandırmakta, buradakilere özel bir hareketlilik ve şevk bahşetmekteydi. Bu delicesine heyecanda kendi şahsi görüşüm müstesnaydı.
SULTAN HÜSEYİN CAMİİ VE MEDRESESİ
Ujan Caminin dış bölümü karşısında durmuştur. Nakşı Cihan alanı yakınında ve Çehar Bağ caddesinin orta kesiminde bir başka güzel yapı daha bulunmaktadır. Safeviye sülalesinin en son şan eserlerinden bir başkası da Çehar bağ medresesi veya Sultan Hüseyin camii ve medresesidir. Bunanın giriş kapısı renkli seramik süslemelerle işlenmiştir. Daha doğrusu bu tür dekorasyon genellikle ikinci süs tavanlarında kullanılmaktaydı.
Caminin giriş kapısı önünde bu büyük medresenin giriş bölümü, yoldan geçenleri kapı çalarak içeri girmeye teşvik eden gümüşten tokmaklar bulunan iki kapıdan ibarettir. Medresenin ikinci kapısı ağaçtan yapılmıştır. Ve onun üzerine Arapça Hz. Muhammed sav.den bir hadisin altınla işlendiği bir metal parçası yer almıştır. Bu hadiste şöyle deniliyor: Ben ilim şehriyim ve Ali onun kapısı”. Asırlar boyunca metal işlemler ve yontma motifler İran’da dini mekanların dekorasyonunda asıl yöntemi oluşturmaktaydı. Basit ve çok işlemli ve hatta üç boyutlu yontmalar, ketibeler ve Kur’an ayetlerinin altın işlemlerinden gonca ve çiçek yapraklarının sembolik büyükçe örneklerine kadar giriş kapısının tüm direklerini kaplamış ve tüm bunlar yoldan geçen herkesi binanın içine girmeye davet ve teşvik etmekte ve dikkatleri kendi üzerinde toplamaktadır ve böyle bir daveti geri çevirecek kimselerin sayısı ise oldukça azdır ve ben büyük bir memnuniyetle bu daveti kabul ettim.
SANAT LEVHASI
Gelecek nesillerin yararlanması amacıyla Üstat Abdül latif Tebrizi kendi ismini giriş kapısının üzerine kazımış ve yanına da 1707 tarihi eklemiştir. Caminin güzel motifli minareleri ve kubbesi, Nakşı cihan meydanındaki İmam Camii mimarlığından esinlenmiştir. Genellikle oldukça munazzam ve düzgün olan caminin muhtelif süsleme motifleri geniş bir ölçekte kızıl, yeşil, mavi, gri ve açık renkleri örnekleri ile süslenmişlerdir. Benim buradaki vazifem İran’ın tarihi eserleri ve hatıralarını tüm ayrıntıları ve incelikleri ile çizmek olduğu için buradaki cennetimsi ve rengarenk güzellikler ve renkler beni öylesine kendine cezp etmiştir ki kendi çalışmama büyük bir titizlik ve dikkatle minarelerin çekimiyle başladım. Ben kendi tasarım için seçtiğim açı ise medrese ve cami ünitesinin bir parçası sayılan kervansarayın çatısıydı. Bu kervansarayın kazancı ise ilahiyat medresesinin giderleri ve buradaki talebelerin masrafları, ayrıca cami ve medresenin tamirat ve restoresi için harcanmaktadır.
|
Yorum (
yok
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Aug. 13, 2006
-
DOĞU TARİHİ: SAFEVİ TARİHİ KAYNAKLARINDAN SEYAHETNAMELER
Yazı: Kaan Dilek & Altan Çetin
A-)İTALYANLARIN SEYAHATNAMELERİ
İstanbul’un fethinden sonra Papa’nın himayesinde Venediklilerin Uzun Hasan ve bölgeyle alakalı ticari irtibat kurma isteğine muvazi olarak gelen seyyahlar ve tüccarların verdiği bilgiler zımnında Safevilere ait bilgiler de bulunmaktadır. Bu kişilerin raporlarındaki diplomasi, askeri, coğrafi, ekonomik ve dini durumla ilgili bilgiler bu devir İran’ı hakkında önemlidir. Bu devirden elimize ulaşan seyahatnamelerden Barbaro ve Contarini oldukça ayrıntılı bilgiler vermektedir. Yine M. Sanudo İl Giovane, Safevilerin 1501 ile 1524 yılları arasındaki tarihine ışık tutan bilgiler vermektedir. Giovanni Rota’nın La vita del sophi; Re persia e media e de molti altri rengi e paesi edela grandisime guerre qle ha facto contra le signor turcuho / con altri Re e signori…. Roma 1508’deki kitabı sufi hayatı, İran padişahları ve diğer bölgeleriyle ilgili bilgileri içerir. Jean Lemaire de Belges, L, Histoire Moderne du Prince Saych Ismail, did Sophy Arduelin, (1509) adlı eseri Şah İsmail’den sonraki şehzadeler tarihi ve Erdebil sofileridir. Michele Membre, Relazione di Persia, (1542) adlı seyahatnamesi I. Şah Tahmasb dönemi Safevi siyasi ve sosyal yapısını incelemektedir. Bu devre ait diğer bir eser de Marino Sanuto’nun 1496-1533 yıllarını kapsayan I diarii Marino Sanuto, Venedik, (1879-1903) adlı günlüğüdür. Bolonyalı Ludovico de Vartheman’nın 1863’te basılan sefernamesidir. Luigi Rancinotto 1557’de eserini yayımlamıştır. G. B. Ramusio, Viaggio d’un mercante ehe fu nella Persia, Venedik, 1583 adlı bir seyahatnamesi bulunmaktadır ve muhtelif yıllarda İngilizce’ye tercüme edilmiştir. Vincentio d’alessandri 1571-1574 yılları arasında İran’da bulunmuştur. Bu sırada yazdığı seyahatname Travels of Venetians in Persian adlı eserde 1973’te yayımlanmıştır. Giovanni Tommaso Minadoi tarafından Storia della guerra fra Turci et persian adlı eseri Roma’da 1587’de yayımlanmıştır. Bu eser Osmanlı-Safevi savaşları hakkında bilgi vermektedir. Eser, Almanca ve Fransızca’ya da tercüme edilmiştir. Pietro Della Vale, 1617’li yıllarda beş yıl müddetle İran şahlarının yanında bulunmuştur. Kendisinin Viaggi in letter faniliare al suo amico Mario Schizapano etc., Roma, 1650, Voyage dans La Turquie, L’Egypte, La paletsine, La perse, les Indes orienta les et autres lieux, 8cilt, Rouen, 1745 adlı eserleri yayımlanmıştır. PerJenthadee adlı şahsın İsfahan’da bulunduğu sırada yazdığı raporları bulunmaktadır. Eserin nüshasi İtalya Napoli Milli kütüphanesinde bulunmaktadır. Niccolo Manucci, Storia do Mogor or Mongul India 1633-1708 adlı bir seyahatnamesi bulunmaktadır. Bu eser Londra’da Indian Text Series’de 1907-1908’de yayımlanmıştır. Giovanni Francessco Gemelli Carreri, Giro del Mondo adlı eseri Napoli’de 1699’da yayımlanmıştır. Eserin tercümesi 1704’de Lonra’da yayımlanmıştır. Katolik Carmeliteler tarafından İranla ilgili muhtelif devirlere ait bilgiler veren eserleri 1939’da Londra’da iki cilt halinde The Cronicle of the Carmelites in Persia and the Papel Mission of the XVIIth and XVIIIth Centuries ismiyle yayımlanmıştır. Kermelit papazlarından Alexsander Malabar’ın İranla ilgili Royal Centeral Asian Journal, 23 c.’de A story of the Sack of Isfahan by the Afgans in 1722 adıyla yayımlanan günlüğü de burada zikredilmesi gereken kaynaklardandır.
B-)PORTEKİZ VE İSPANYOLLARIN SEYAHATNAMELERİ
Portekizli Alfonso d’Albuquerque Osmanlı-Safevi ilişkileri, Safevi makamlarıyla yaptığı görüşmeler bu seyahatnamenin konularındandır. Kendisi Capitan geral que foy das Indias Oriantaes etc Lisbon (1576) adlı eseri bulunmaktadır. Portekizli Duarte Barbosa’nın sefernamesi Battista Ramusio tarafından Venedik’te 1563’te yayımlanmıştır. Portekizli Antonio Tenrreyro’nun Itinerario de Antonio Tenrreyro que da India veo porterra a este Reyno de portugal adlı seyahatnamesi Coimra’da 1565’de yayımlanmıştır. İspanyol Pedro Tiexeria ait olan seyahatname Relationes de Pedro Tiexeira del Origen, desendencia / Succession de Los reyes de Persia y de Hormuz, y de un Viage hecho por el mimse autor, dende la India Oriental, hasta italia Por tierra adıyla Antwerpen’de 1610’da yayımlanmıştır. Portekizli seyyah Mestre Afonso Itinerarias da India a Portugal Por terra adlı eseri Coimra’da 1932’de yayımlanmıştır. İspanyol Papaz Antonio de Gouvea’nın seyahatnamesi Relacam emque se tratam as guerras e grandes que alcancon o grand Rey de Persia Xa Abas do Grao Turco Mahometto et seu filho Ahmethe etc adıyla Lisbon’da 1611’de yayımlanmıştır. Bu eserde Osmanlı-Safevi savaşlarıyla ilgili bilgiler bulunmaktadır. Eser 1646’da Fransızcaya da çevrilmiştir. 1611’de İran’a sefir olarak gelen İspanyol papaz Don Garcia de Silva Figureoa Safeviler devri siyasi, soysal ve coğrafi durumu, sosyal tabakaları ve müessesleri, adet ve görenekleri, değerlendirdiği seyahatnamesi Commentarios de D. Garcia de Silva y Figueroa de la embajada que de Rey de Spana Don Felipe III. Bizo Re xa Abas de Persia adıyla 1620’de Madrid’de yayımlanmıştır. Eser, Fransızca ve Farsça’ya da çevrilmiştir. Portekizli Ruy Freyer de Andrada 17. yüzyılda İran’da bulunan resmi vazifeli seyyahlardandır. Commentarios do Grand Capitan Ruy Freyre de Andrada emque se relatam suas proczado anno 1619 em que partio deste Peyropor Geraldomar de Ormuz y costa da persia y Arabia ate sua morte etc. adıyla Lisbon’da 1647’de yayımlanmıştır. Eser İngilizce’ye de tercüme edilmiş ve Londra’da 1930’da basılmıştır. İspanyol din adamı Giovanni Battista Vecchietti ‘nin raporları Lettera adıyla English Historical Review c.7 (1892)’de yayımlanmıştır. Portekizli G. P. Fiadolgo’nın raporları L’ambassade de Gregorio Pererira Fidalgo a’la Cour de Chah Soltan-Hosseyn 1969-1697 adıyla Lisbon’da 1971’de yayımlanmıştır. Eserin 1356’da Tahran’da Farsça tercümesi yayımlanmıştır. Oruç Bey Seyahetnamesi (İbni Sultan Ali Beyati Kürdi), Kızılbaş komutanlarının tanınmışlarından Sultan Ali Bey’in oğlu Oruç Bey Kürtlerin Beyat taifesindendir. Sir Anthony Sherly’in Hüseyin Ali Bey Beyat’la birlikte I. Şah Abbas’ın fermanı üzerine İspanya’ya giderken Oruç Bey de sefaretin birinci katibi olarak onlara katılmış ve İspanya’ya gitmiştir. Oruç Bey burada hrıstiyanlığı kabul etmiş “İranlı Don Juan” olarak tanınmıştır. 1013h. Muharreminde (1605m.)’de İspanya’da öldürülmüştür. Oruç Bey 1012-1013h. Yıllarında gezilerini anlattığı seyahatnamesini üç fasıl halinde yazmıştır. Eserinin birinci babı İran’ın eyalet ve vilayetlerinin kısa bir açıklaması, Safevi devri hükümet şekli, halkın gelenek görenekleri, mezkur vilayetlerde yaşayan büyük taifeler ve kabileler ve Nemruttan I. Şah Abbas’a kadar olan İran hükümdarlarının tarihini de yazmıştır. Eserinin ikinci faslı Safevi sultanlarının tercüme-i hali ve Safevi-Osmanlı, Safevi-Özbek savaşlarını anlatmıştır. Üçüncü fasılda ise Anthony Sherly’in İran sarayına gelmesi, Hüseyin Ali Bey ve maiyetinin İspanya sefirliği, İsfahan’dan Lizbon’a kadar olan seferin hikayesi anlatılmıştır. Eser Farsça olarak yazılmış ve Alfonso Remon tarafından İspanyolca’ya tercüme edilmiştir. Le Strange bu eseri 1926’da İngilizce’ye çevirmiştir.
C-) İNGİLİZLERİN SEYAHATNAMELERİ
Osmanlıların Akdeniz’i ele geçirmeleri Avrupalıları başka deniz ticaret yolları aramaya itmiştir. Portekizliler Afrika’nın güneyini, İngilizler ise Kuzey denizlerini kullanarak ticaretlerini geliştirmeye gayret etmişlerdir. Bu arada Richard Chanceler adlı şahıs Rusya üzerinden karlı bir ticaret yolu elde etmiştir. 1557’de bu şahsın ölümüyle başlattığı deniz ticareti işi Anthony Jenkinson’un ticaret işinin başına geçmesi ile hız kazanmıştır. Bu arada ticaret yollarıyla başlayan Avrupa’nın başka yollarla tanışması bu dış dünyaları keş eden Avrupalıların gördükleri yeni bölgeleri anlatan seyahatnameler ve günlükleri yazmalarına sebep olmuştur.İran ile ticaretin Rusya üzerinden Avrupa’ya taşınmak istenmesi Kuzeyden İran ile ticari ilişkilerin gelişmesine sebep olmuştur. Birçok ticari heyeti bu yolla İran’a gelmiş ve ticaret yapmıştır. Bu tacirlerden birçoğu İran gezilerini kaleme almışlardır. Bunlardan ilki Anthony Jenkinson’a ait olan seyahatnamedir. A Compendious and Brief Declaration of the Journey from London in to the Land of Persia ete. Adlı eseri 1589 ve 1885-1886’da yayımlanmıştır. Richard Cheinie’nin The Journey of Thomas Alcocke, George Wrenne and Richard Cheinie adlı seyahatnamesi 1589’da yayımlanmıştır. Arthur Edwards’ın The Third Voyage in to persia begun in year 1565 by Richard Jonson, Alexander Kitchin and Arthur Edwards adlı eseri 1598 ve 1866’de Londra’da yayımlanmıştır. Lawrence Chapman’ın The Fourth Voyage in to persia, Made by Arthur Edwards, Agnet, John Spark, Lawrence Chapman, Christopher Faucet and Richard Pingle in the years 1568 adlı seyahatnamesi 1589’da yayımlanmıştır. Londra’da 1589, 1600 ve 1886’da The Voyages of Thomas Bannister and Jeofreyy Ducket in to Persia adlı bir seyahatname de yayımlanmıştır. Christopher Burrough’un The Voyage of Christopher Burrough in to Persia anno 1579 adlı seyahatnamesi 1589 ve 1886’da Lonra’da yayımlanmıştır.
İngilizlerin Portekizliler karşısındaki denizlerdeki üstünlükleri sayesinde Hindistan ile de ticarete başlama imkanına sahip olmuşlardır. İngiltere kraliçesinin emriyle “İngiliz Doğu Hind Ticaret Şirketi” kurulmuş ve bu şirketin faaliyetleri Hindistan’daki dört yüz yıllık İngiliz hakimiyet ve sömürüsünün aracı olmuştur. Hindistan’da gelişmeye başlayan İngiliz hakimiyeti ve ticari faaliyetleri İran’la da ilişkilerin başlamasını sağlamıştır. İngilizlerin İran ile yapılan ticari faaliyetler bir çok İngiliz’in İran’a gelip-gitmesine sebep olmuştur. Hindistan’da olduğu gibi İran’a gelen bu heyetler beraberlerinde bölgeyle alakalı pek çok malumatı da ülkelerine taşımışlardır. Bu raporlar siyasi, iktisadi, soysa ve coğrafi bakımlardan muhtelif bilgileri muhtevi idiler. Thomas Coryate (Londra-1616 yayımlanmış), John Mildenhall (Londra-1620yayımlanmış), J. Salbancke (1609),(Glasgow-1905-1907yayımlanmış), Robert Coverte (London,1612 yayımlanmış), Giles Hobbes (Glasgow-1905-1907 yayımlanmış), Thomas Herbert, E. Melton, J. Fryer, S. Purchas bu şirketin İran’la ilgili seyahatname ve raporları olan görevlilerindendir. Levant Company’den John Newberie’nin Two voyages on into teh Holly Land, the other Bassora, Ormus, Persia and Backe throu Turkei adlı 1625 ‘te yayımlanan bir seyahatnamesi vardır. Anthony ve Robert Sherly kardeşler Safeviler ile İnlizler arasındaki ticari ilişkileri geliştirmek ve Safevileri Osmanlılara karşı kışkırtmak vazifesiyle İran’a gelmişlerdir. Bu şahıslar Osmanlı toprakları üzerinden devam eden Avrupa-İran ticari ilişkilerini baltalama amacına yönelik olarak Fars Körfezi üzerinden yeni bir yolla Avrupa’ya taşımayı teklif etmişlerdir. Ayrıca Sherly kardeşler İran askerlerinin eğitim ve talimlerine yardımcı olmuşlar. Onlara ateşli silahların kullanılması hakkında bilgiler vermişlerdir. Bunlar bir heyetle gelmişler ve İran’daki izlenimlerini de kalem almışlardır. Eserlerin yazmaları Oxford’da bulunmaktadır. Anthony Sherley, His Relations and His Travels into Persia, Londra, 1613, Robert Sherly, A Brief Memorial of the Travells of the R. Horn. Sir Robert Sherly Knight comit and Knight the sacred Empire, Now Ambassador of Persian King, 1625 isimli eserleri yayımlanmıştır. Sherley kardeşlerin İranlılarla arası açıldıktan sonra Sir Thomas Herbert aracı olarak gönderilmiştir. Bu zatın Some years, Travels in to Divers of Asia and Afrique, Londra, 1638 ve Travels in Persia 1621-29, Londra, 1928 adlı seyahatnameleri bulunmaktadır. Bu eser Felemenkçe ve Fransızca’ya tercüme edilmiştir. İngiliz tüccar John Scattergood, The Scattergoods and the East India Company, Bombay, 1921-1923’de basılan bir eseri bulunmaktadır.
D-HOLLANDALILARIN SEYAHATNAMELERİ
Hollandalıların İran ile ilişkileri 17. asırda başlamıştır. Bu ilişkiler ticari çerçeve de başlamış ve gelişmiştir. İlk olarak 1597’de bir Hollanda filosi Hindistan’a gelmiş ve bu yola başlayan doğu ticaretine paralel olarak İran ile de ilişkiler başlamıştır. Hollandalılar kurdukları “Birleşik Doğu Hind Şirketi”yle bu alakaları tahkim etmişlerdir. Ancak siyasi ilişkiler ticari alakalar seviyesinde gelişememiştir. Bu arada İranlılar Osmanlı savaşları sırasında Hollanda’yı kendi taraflarına çekmeye çalışmışlarsa da Hollanda buna çok meyilli olmamıştır. 1722’deki İsfahan’ın Afganlar tarafından işgali sırasında Hollandalılara ait şirket temsilcilikleri de yağmalanmıştır. Adı geçen şirket de on sekizinci yüzyıl sonlarında dağılmıştır. Hollanda’nın bu yüzyıllardaki doğu ile olan ilişkileriyle ilgili belgeler Lahey’de Devlet arşivinde bulunmaktadır. Cornelis J. Speelman 1651-1652 yılları arasında İran’a ticari maksatlarla gelen heyetler hakkında bilgi verilmektedir. A. Hotz, Journal der reis von den gezand der O.I. Compagnie Joan Cunaus near perzie in 1651-1652 adlı İran hakkındaki raporları içeren bu eser 1908’de Amsterdam’da basılmıştır. S. Imrecht’e ait seyahatname Voyagien naar het groot en magtige Koningrick and Persia, Amsterdam, 1667 adı ile yayımlanmıştır. Jan Janszoon Struys, Drei aanmerkelijke en seer rampspoedige door Italien, Griekelandt, Moscowie, Tartarijen, Meden, Persien- Indien, Japan… adlı seyahatnamesi 1676’da Amsterdam’da basılmıştır. Bu eser Almanca’ya da tercüme edilmiştir. Cornelis de Brayn’ın Reizen over Moskovie, door persie en Indie; Verrijkt met 300 Kunstplaten, ver toonende….vooral….derzelver cudheden, en voor namelijk, die van Hof vanhet adlı seyahatnamesi 1711’de Amsterdam’da basılmıştır. Eser İngilizce ve Fransızca’ya da tercüme edilmiştir. Jon Huygen van Linschoten, İtinerario der Voyage of to Schipvaer Naer Oost portugalls İndien adlı seyahatnamesi 1596’da Amsterdam’da basılmıştır. Bu eser de İngilizce’ye çevrilmiştir. Jan Smith’e ait olan bir sefername de Donalp mecmuasında Lahey’de 1938’de basılmıştır. Bu eserin Farsça tercümesi de mevcuttur. Ionnes De Laet’e ait olan bir seyahatname Persia seu rengi persici status variaque itinera in at que per persiam adıyla 1633’de Leyden’de basılmıştır. Müellifi belli olmayan Draevigh Verhael van t’gene sich in persia in T’Konicklijcke Hof ende stadt Espahan in den Jaare 1645 toegedraen heft adıyla 1647’de basılmıştır.
E-ALMANLARIN SEYAHATNAMELERİ
Avrupalıların Osmanlılara karşı doğuda müttefik aramaları neticesinde Safevi Devleti ile ilişkiye girmişlerdir. Bu cümleden olarak Almanlar da gerek sefir gerekse de seyyahları vasıtasıyla Safevi Devleti ile ilişkiler tesis etmişlerdir. Özellikle 16 ve 17. asırlarda Almanların Osmanlılardan çekinceleri İran ve Almanya’yı birbirine yakınlaştırmıştır. Almanlar devletleri tarafından özel görevlerle gönderildikleri İran’da bulundukları sırada muhtelif eserler de kaleme almışlardır. Hans Christoph Freiherr von Teufel adlı şahsın eseri G.E. Ffreiss tarafından 1898’de Linz’de, Die Reise des Herrn Hans cristoph Freiherr von Teufel başlığıyla yayımlanmıştır. Teufell’in yol arkadaşı Christoff Fernberger tarafından yazılan seyahatname Peregrinatio Montis crynai et terrae Sanctae cum itineribus Babylonico…Persico…descripto adıyla 1593’te yayımlanmıştır. Stephan Gerlach, Aelteren tage-Buch, Herfure gegeben durch seinen Enckel M. Samuelen adlı seyahat notları 1674’te Frankrut’ta basılmıştır. Osmanlı sarayında da bulunan bu şahıs H. Onuncu asır İran ve Doğu ülkeleri hakkında önemli bilgiler vermektedir. Georga Tectander von Gabel, Iter persicum des stefan Kakasch Zalon kemeny adlı seyahatnamesi 1610’da Meiben’de basılmıştır. Heinrich von Poser’in seyahatnamesi Der beden Kgl.- Erb-Fu “stentu” mer Schweidniz und Jauer in Schlesien hoch verordneten Landesbestllenss, des Hoch-Edelgeborenen Herrn Heinrich von poser und todesgeschte etc. Jena’da 1675’te basılmıştır. Alman tacir olarak bilinen na-malum bir şahsın onyedinci asra ait bir eseri vardır. Eser, Bruschstucke eines Tagesbuches Deutschen, der zu Anfang des 17. Jahrhunderts mit diplomatischen Aufta rgen sichin Persien aufgehaltan. Archiv fur Geographie, Historie, Staatsund Kriegskunst 141 adıyla Wein 1819’da basılmıştır. Adam Olerius adlı, resmi bir heyetle İran’a gelen şahsın Muskowittische Offt Begehrte Beschrey bung der Neuen orientalischen Reise/ Su durch Gelegenheit einer Holtsteinischen Ligation an den Konig von persien geschehen adlı eseri 1647’de Schleswig’de basılmıştır. Bu şahsın ayrıca 1669’da basılan Doğu Notları adlı bir seyahatnamesi de vardır. Johan Albrechts Von Mandelslo adlı resmi bir heyetle İran’a gelen şahsın Des Hoch Edelgeborenen Johan Albrechts Von Mandelslo Morgenlan dische Reyse-Beschreibung Heraus gigeben Durch Adam Olearisus adlı eseri 1658’de Schleswig’de basılmıştır. Engelbert Kampher’in Amoenitatum exoticarum Poletico-physico medicarum fasciculi V, quibus continentur variae relationes, observationes et descriptiones rerum persicarum et ulterioris Asiae, multa atten tione, in peregrimtionibus per universum orientem colle ctae, ab Auctor Engelberto kaempfero adıyla 1712’de basılan bir seyahatnamesi vardır. Bu eser, Almanların Safevi devri seyahatnameleri içinde en önemlilerinden biridir. Aslı Latince olan eserin Almanca ve Farsça tercümeleri de vardır. Daniel Parthey tarafından yazılan seyahatname 1698’de Nurnberg’de, Ostindianische und Persianische neujaehrige Kriegsdienste und Reisen, und Beschreibung was sich von 1677 bis 1685 zugertragen adıyla yayımlanmıştır. Johann Gottliebworm Ost-İndian- und persianische Reisen etc. adlı seyahatnamesi Dresten ve Leipzig’de 1737’de basılmıştır. 1650’li yıllarda İran’a gelmiş olan İsveçli seyyah Nils Matson Kioping’in Nils Matson Kiipungs Resa Paralletexter ur andra och tredzie upplacona adlı eseri 1961’de Stockholm’de basılmıştır. İsvecli sefir Ludvig Fabritius İran konusundaki notları basılmamış ancak Guillame Delilse adlı Fransız coğrafya ve haritacısı bu eserden yaralanmıştır.
F-) FRANSIZLARIN SEYAHATNAMLERİ
Safeviler devrinde İran’la siyasi ve ticari açıdan ilişkiye giren en son Avrupalı devlet Fransa olmuştur. Bilhassa sadrazam Richelieu devrinde İran’a pek çok heyet gönderilmiştir. Fransız sefir ve seyyahlardan müteşekkil bu heyetlerin İran hakkında notları ve seyahatnameleri günümüze kadar ulaşmıştır. Bunların en önemlisi 16. asırda Osmanlı ve İran saraylarında bulunan Gabriel de Luetz’e‘in Voyage de Gabriel de Luetz, seigneur d’Aramon, a contantinoples en perse etc. adlı eseri 1759’da Paris’te yayımlanmıştır. Ayrıca 16. asra ait Vincent Le Blane, Le Voyage fameux d sieur V. Le Blac. Redigez sur les memoires Bergeron. Et augmentes Par le sr. Goulon, Paris, 1658, C. Lambert, Trois relations d’Egypte et relation dun voyage en Perse fait en 1598, S.L., 1599, Francois Pyrard, Descours du voyage des francois aux Indes Orientales ensemle des sivers.., Paris, 1611, Henri de Feynes, Voyage fait par tere depuis Paris jusqu ala chine… Avec son retour Par mer, Paris 1630 adlı seyahatnameleri bulunmaktadır. Fransız papaz Pacifique de Provins’in Relation de voyage de Perse facit Par Le R.P. adlı seyahatnamesi Paris’te 1631’de basılmıştır. Gabriel Duschinoun’a ait Relations nouvelles du Levat contenant des…des Perses adlı seyahatnamesi Lion’da 1671’de basılmıştır. Alexander de Rhodes’in seyahatnamesi J. Machault tarafından 1659’da Paris’te basılmış ve 1926’da İngilizce tercümesi yayımlanmıştır. Poullet’in Nouvelles Relations Levant…avec une dissertation sur le commerce des Anglois et des Hollandois adlı seyahatnamesi 1668’de Paris’te yayımlanmıştır. J. Bourges’in Relation du Voyages de Monseigneur l’evque de Beryte vicaire apostolique du royaume…La Perse.. adlı seyahatnamesi 1668’de Paris’te basılmıştır. Bu eser Almanca’ya da tercüme edilmiştir. Ph. Avril’in Reize door verscheidene staten van Europe en Asia als turkyen, Persien, het zuider-tataryen, Muscovien, Poolen, pruissen en Moldavien, gedaen zedertt den Jaare 1684-92, adlı eseri Utrech’de 1664’de yayımlanmış ve 1694’te Flemenkçe tercümesi de yayımlanmıştır. Abbe Martin Gaudereau’nun Relation de La Mort de Schah Soliman Roy de Perse et du couronnement de sultan ussain son fills, Paris, 1696, Relation y’une Mission Faite…….., Paris, 1702, Relation de Perse….., 1700-1702, “Memoire” Regarding……., AEP, Relation des Differentes Especes……, Paris,1721 adlı eserleri bulunmaktadır. Ph. Trinitate’nin Trinitate “Itinerarium” Orientale on quo… Oriente eventus describuntur adlı Lion, 1649’da basılan bir eseri vardır. Francois de La Boullaye Le Gouz’un Les Voyages et observations de sieur de La Boullaye Le Gouz…, Paris, 1953 adlı bir sefernamesi vardır. Kilisli Ermeni Papazı Bedros Bedik tarafında Cehil-sutun adlı Viyana’da 1678’de yayımlanan bir eser vardır. Poul Lucas’ın Doğuya seyahat adlı bir seyahatnamesi vardır. Bu eser Paris’te 1714 ve 1731’de basılmıştır. Vilotte, Voyage d’un Missionare de La Compagne de Jesus en Turquie, en Perse…, Paris, 1730, Didier Bugnon, Relation exacete concernant les Caravanes ou Cortegs des marchands d’Asie. Par Mi Bugnon, indenieur en chef et Geographe Militarie de S.A.R., Nancy, 1707, Piton de Tournefort, J. Piton de Relation d’un Voyage du Levant…, Paris, 1718 adlı seyahatnameler bulunmaktadır. Francoi Petis de La Croix’in Extrais de voyages in; Relations de Dourre Efende, etc., Paris 1810 adlı bir seyahatnamesi vardır. Jean Chardin’in Le Couronnement de Soleiman, troisieme Roy de perwe et Le qui s’est Passe de plus memorable dane less deux premieres anneesde son renge adlı Paris 1671’de basılan seyahatnamesi vardır. Eser Almaca, Flemenkçe, İngilizce ve Farsça’ya da tercüme edilmiştir. Jean Baptiste Tavernier’in Les six Voyage…qu’il a fait en Turquie, en perse et aux Index, Paris 1679-1682 adlı sonraları meşhur olan beş kitaptan oluşan bir eser yazmıştır. Eser, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Farsça’ya tercüme olmuştur. Andre Daulier Delandes’in Les beautez de la Perse….., Paris, 1673 adlı bir eseri vardır. Eser İngilizce ve Farsça’ya tercüme edilmiştir. Jean Thevenot’un Relation d’un Voyage fait au Levant, etc., Paris, 1665-1689 adlı eseri bulunmaktadır. Eser Almanca’ya da tercüme edilmiştir. Önemli seyahatnamelerden biri de Pere Martin Sanson’un Voyages ou relation de l’etet present du royaume de perse, Paris, 1695 adlı eseridir. Eserin Almaca ve Farsça tercümeleri vardır. Pere Raphael Du Mans, L’Estat de La Perse en 1660, Par le P.D.M., superieur des Capucins d, Ispahan, edt., Ch. Schefer, Paris, 1890 adlı bir eser yazmıştır. Carre, Voyage des Orientales, Paris, 1699 adlı bir eser kaleme almıştır. De La Maze, Journal du pere de la Maze de Chamakie a Ispahan, Par La province du Gilan, Paris, 1780 adlı seyahatnamenin yazarıdır. C. Dellon, Voyage aux Indes Orientales, Paris, 1685 adında bir seyahatname yazmıştır. Pierre Victor Michel’in Memoires adlı eserinin yazması Paris Milli Kütüphanesinde 7200 numarada bulunmaktadır. Thevento Seyahetnamesi, Fransız seyyahlardan olan bu kişi İran’a gelmiş bu müddet zarfında hatıralarını, müşahadelerini ve İran tarihiyle alakalı oldukça önemli bilgiler veren eserini yazmıştır.
G-) POLONYALILARIN (LEHİSTAN) SEYAHATNAMELERİ
Polonyalıların Sefevi devri İranıyla siyasi ve ticari ilişkileri 17. asırda başlamıştır. Safevi-Polonya ilişkilerinin gelişmesindeki en önemli sebeplerden biri de Osmanlı varlığı ve buna karşısındaki ittifak arayışlarıdır. Bu bağlamda Polanya-İran arasında gidip gelen resmi, ticari, dini heyetlerin İran Safevi devri bilgilerini ihtiva eden seyahatnameler ve notlar bulunmaktadır. Polonyalı misyonerlerden Pater Tadeusz Juda Krusinski’nin Historie de La derniere revolution de perse adlı Denhaag 1728’de basılan bir eseri bulunmaktadır. Eser, İbrahim Müteferrika tarafından 1729’da Türkçe’ye çevrilmiştir. Bu eser Farsça’ya da tercüme olunmuştur.
H-RUSLARIN SEYAHATNAMELERİ
İran’la Rusya arasındaki ilişkiler 18.yy. Petro devri yeni yapılanan rus imparatorluğu zamanında hız kazanmaya başlamıştır.Petro öncesi İran-Rus ilişkileri düzenli olmayan diplomatik, ticari ve birtakım kanuni alakalardan ibaretti. İlk Rus seyyahlardan İrana’a gelerek bu seyahatını kaleme alan şahıslardan biride Afanasii Nikitin olmuştur. Nikitin 1466-1472 yılları arasında Kafkaslardan başlayan gezisini Fars körfezi ve oradan da Hind yarımadasına kadar sürdürmüştür. Ruslar 1640’lı yıllardan sonra Farsça’yı öğrenmeye başlamışlar ve daha sonraları İran-Rus ilişkilerinin en önemli aracısı olarak Ermeniler ortaya çıkmışlardır. Çar Petro zamanı Rusya için önem kazanan Hazar denizi kıyıları ve Kafkaslar İran-Rus ilişkilerinin de yeniden şekillenmesine neden olmuş ve Rusya da ilk ciddi ve ilmi İran araştırmaları başlamıştır. Bununla beraber İran’a gidiş-gelişler artmış ve böylelikle Rus tüccar ,seyyah ve diplomatların İran hakkında bilgileri ihtiva eden seyahatnameleri ve İran notları yayımlanmaya başlamıştır. Rus sefirlerden Artemii Petrovich Volynsky’nin 18.yy. İran’ını anlatan Zhurnal (İran Günlüğü) adlı eseri Moskova da yayımlanmıştır.Eserin yazması Merkezi devlet arşivi tarihi olaylar senetleri arasında bulunmaktadır. Aslen İskotand olan John Bell Antermony Volynsky’nin heyetiyle İran’a gelmiş ve kaleme aldığı seyahatnamesinde Safevilerin son dönemiyle ilgili çok önemli bilgiler vermektedir. Eser 1763’de Glasgow’da Travels from st. Petersburg in Rusia to Divers Parts of asia adıyla yayımlanmıştır. Rus askerlerinden Johann Gustav Garber askeri memuriyeti esnasında elde ettiği bilgileri içeren ve İran sınır bölgeleri hakkında değerli bilgiler veren kitabını 1728’de yayımlamıştır. Yine denizci Rus askerlerinden Feodor Ivanovich Soimonov’un İran’ın Hazar kıyı bölgeleri hakkında değerli bilgileri ihtiva eden hatıraları Muller’in SammlungRussıscher Geschichte Rusya Tarihi Mecmuasında 1760-1762’de Petersburg’da yayımlanmıştır. Rus elçilerden Semeon Avramov’un İran’la ilgili raporları Safevilerin son zamanlarıyla alakadar çok değerli bilgileri içermektedir. Bu raporlar Miklukho Maklai tarafından 1952’de Zpaiski S. Avramova of İrane kak IstoricheskiiIstochnik’te yayımlanmıştır. Bir diğer Rus elçilerden Israel Ori bir heyetle beraber İran’a gelmiş ve İran’ı anlatan birçok mektup ve raporları olan bir şahıstır. Bu şahsın mektupları Gerasim Artemievich Ezov tarafından 1898’de St. Petersburg’da Snosheniya petra velikogo s Armyanskim Narodom adıyla basılmıştır. Rus tacirlerden Fedot Afanasyevic Katof’un 17.yy. İran’ı hakkında değerli bilgileri içeren seyahatnamesi Kuznetsova’nın mukaddimesiyle Rusya’da basılmıştır. Eserin Farsça tercümesi de bulunmaktadır. Petrosdısarksıs Gılament’in yazıları, Afganlıların İsfahan’a saldırısı ve Safevi Devleti’nin çöküşü sırasında Reşt’te bulunan bu şahış İran’ın çeşitli bölgelerinden kaçarak Gilan’a gelen şahısların rivayetlerine istinaden devrin olaylarını kaleme almıştır. Gılament bu raporlarını Rus çarına bağlı keşişlere vermiştir. Bu yazılar taasub ve mübalağa dolu olmasına rağmen bu devir tarihi olaylarını anlatması bakımından önemli bir kaynak eser sayılabilir. Patiknof tarafından eser Rusça’ya çevrilmiştir. Egvani Tarihi Isay Khasan Celaliyan; Karabağ keşişlerinden olan bu zat Egvani Tarihi adlı eserle tanınmaktadır. Eseri İran tarihi bakımından oldukça faydalı bilgiler taşımaktadır. Özellikle Şah Sultan Hüseyin Safevi’nin vergi siyasetleri açısından çok değerli bilgiler vermektedir. Eserin aslı Ermenice’dir. Eser, Fransızca’ya da tercüme edilmiştir. |
Yorum (
1
) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
 Hakkımda
Şarkiyat sitesi Şarkiyat çalışmaları, Oryantalizm, İranoloji, Fars ve Arap Şiiri ve Edebiyatı, Doğu Edebiyatı, Doğu Şiiri ve edebiyatı üzerine akademik platformdur. |
 |
|
|